Adı Barış, Gündemi Güvenlik: Bu Süreç Gerçekte Neyi Çözüyor?
Kürdlerin Adına “Çözüm Süreci”, Devletin İse “Terörden Arındırma Projesi” Dediği Süreç
Türkiye’de yürütülen ve kamuoyunda PKK tarafından yeniden “çözüm süreci” olarak adlandırılan tartışmaların en temel sorusu şudur:
Gerçekten çözülmek istenen şey Kürd meselesi midir, yoksa iki tarafın karşılıklı anlaşması sonucunda yalnızca silahlı mücadele mi tasfiye edilmek istenmektedir?
Bir sürecin ne olduğuna, ona verilen isim değil; ortaya koyduğu hedefler, taraflara yüklediği sorumluluklar ve ürettiği sonuçlar karar verir. Bugün gelinen noktaya bakıldığında ise ortada Kürd meselesini çözüme kavuşturmaya yönelik kapsamlı bir siyasal proje değil; Türkiye’nin ve Suriye’deki güvenlik sorununu çözmeye odaklanmış tek taraflı bir strateji görüntüsü bulunmaktadır.
Bu nedenle birçok Kürd’de oluşan kanaat şudur: “Çözüm süreci” olarak sunulan şey, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin terörden arındırma projesidir. Bu durum, Kürdler açısından olumsuz olmamakla birlikte, kamuoyuna sunuluş biçimi yanlıştır.
Bu konuda yaşanan gelişmeler sonucunda ortaya çıkan kanaati oluşturan başlıca emareler şunlardır:
1. Sorunun tanımı değiştirildi.
Kürd sorunu tarih boyunca kimlik, dil, kültür, siyasal temsil ve demokratik haklar ekseninde tartışıldı. Örgüt ise bugün bunların tamamından vazgeçti.
Bugün resmi söylemde sorun neredeyse tamamen “terör” başlığına indirgenmiş durumdadır.
Sorun güvenlik olarak tanımlandığında, elbette çözümü de doğal olarak güvenlik politikalarına dönüşmektedir.
Bu durumda çözülmeye çalışılan şey Kürd meselesi değil, oluşturulan silahlı yapının bir biçimde ortadan kaldırılmasıdır.
2. Sürecin yol haritası kamuoyundan gizleniyor.
Gerçek barış süreçlerinde tarafların üzerinde uzlaştığı temel ilkeler açıklanır.
Bugün ise kapalı kapılar ardında yapıldığı söylenen müzakerelerin ne kapsamı bilinmektedir ne de sonunda hangi siyasal düzenlemelerin yapılacağı açıklanmaktadır.
Toplumda oluşturulan algı; “Önderliğe güvenin, siz yalnızca sonuçları bekleyin.” şeklindedir.
Ancak bilinmelidir ki hiçbir belirsizlik güven üretmez.
3. Devletin üstleneceği somut yükümlülükler açıklanmıyor.
Bugüne kadar kamuoyuna açıklanan beklentilerin tamamı Kürd halkına yöneliktir.
Silah bırakılması…
Örgütsel yapının tasfiye edilmesi…
Sınır dışına çekilme…
Normalleşme…
Peki devlet neyi değiştirecek?
Bu soruya hâlâ açık ve bağlayıcı bir cevap verilmiş değildir.
4. Eşit vatandaşlık hâlâ hukuki içerikten yoksundur.
“Eşit vatandaşlık” kavramı, ilk defa İmralı’nın son açıklamasında soyut bir ilke olarak dile getirilmiştir.
Ancak bunun anayasal karşılığının ne olduğu bilinmemektedir.
Ana dilde eğitim olacak mı?
Kürtçe kamu hizmetlerinde kullanılabilecek mi?
Yerel yönetimlerin yetkileri genişletilecek mi?
Kimlik üzerindeki tarihsel ret ve inkâr politikaları kaldırılacak mı?
Bu temel başlıklara ilişkin herhangi bir somut takvim veya anayasal çerçeve ortaya konulmuş değildir.
5. Güven artırıcı adımlar hiçbir surette görülmüyor.
Barış süreçlerinde taraflar önce karşılıklı güven inşa eder.
Bugün ise güveni artıracak adımlar yerine mevcut güvenlik politikalarının genişletilerek devam ettiği görülmektedir.
Abdullah Öcalan’ın tüm çağrı ve kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş rehin tutulmaya devam etmektedir.
Bu durum toplumda, “Önce bütün taleplerinizden vazgeçin, sonra konuşuruz.” algısını güçlendirmektedir.
6. Kürd toplumunun bu yaşanan “tiyatroya” doğrudan katılımı bulunmuyor.
Tarihsel nitelikteki meseleler ve Kürd sorunu yalnızca kapalı kapılar ardında yürütülemez.
Parti ve örgüt ayrımı yapılmaksızın toplumun seçilmiş temsilcileri, aydınlar, yazarlar, hukukçular, akademisyenler, kanaat önderleri, din âlimleri ve sivil toplum kuruluşlarının bütün bileşenleri yaşanacak bir sürecin doğal aktörleri olmalıdır.
Şeffaflığın eksikliği, sürecin meşruiyetini de zayıflatacak ve onu yok hükmüne düşürecektir.
7. Bölgesel gelişmeler, sürecin güvenlik eksenli olduğu kanaatini güçlendiriyor.
Irak, Suriye ve bölgesel dengelerde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, Ankara’nın önceliğinin Kürd halkının meşru haklarını yeniden yok sayarak, yüz yıllık mücadeleyi bir sınır güvenliği meselesine ve silahlı yapıların etkisiz hâle getirilmesine indirgediği görülmektedir.
Bu da Kürd meselesinin demokratik çözümünden çok, yeni bir güvenlik stratejisinin Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan tarafından öne çıkarıldığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
8. Geçmiş deneyimler ciddi bir güvensizlik oluşturuyor.
Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürdlerle ilgili çeşitli dönemlerde çözüm ve reform söylemleri geliştirdi.
Ancak bu girişimlerin hiçbiri kalıcı ve anayasal dönüşümlere dönüştürülemedi. Aksine, baskılar devam etti; gelişen isyanlar bastırıldı ve Kürdistan uzun yıllar boyunca bir güvenlik ve savaş alanı olarak görülmeye devam edildi.
Bu tarihsel hafıza nedeniyle bugün verilen sözler de doğal olarak Kürd milleti tarafından geçmiş tecrübelerin süzgecinden geçirilerek değerlendirilmektedir.
Sonuç
Bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında, sürecin en güçlü tarafı güvenlik boyutu; en zayıf tarafı ise demokratik çözüm boyutudur.
Elbette bu değerlendirme, gelecekte hiçbir demokratik reform yapılmayacağı anlamına gelmez. Siyaset değişebilir, yeni düzenlemeler gündeme gelebilir. Ancak bugüne kadar kamuoyuna yansıyan veriler esas alındığında, bu sürecin somut olarak ilerleyen kısmı büyük ölçüde Türkiye’nin güvenlik hedefleri etrafında şekillenmektedir.
Bir barış sürecinin başarıya ulaşabilmesi için yalnızca silahların susması yetmez.
Kalıcı barış; hakların güvence altına alınması, hukuki eşitliğin açık biçimde tanımlanması, karşılıklı güvenin tesis edilmesi ve Kürd milletinin bütün bileşenlerinin bu sürece aktif biçimde katılmasıyla mümkün olacaktır.
Aksi hâlde, bir taraf bunun adına “çözüm süreci”, diğer taraf ise “terörden arındırma operasyonu” demeye devam edecek; ortaya da sadece “körler sağırlar, birbirlerini ağırlar” denilen bir tablo çıkacaktır.
Tarafların aynı sürece farklı isimler vermesi ve farklı tanımlamalarda bulunması ise, aslında aynı geleceği görmediklerinin en açık göstergesidir.
Maaruf Ataoğlu
23 Temmuz 2026


