AİHM KARARLARINA RAĞMEN DEMİRTAŞ NEDEN REHİN TUTULUYOR?
Bir ülkede hukuk, iktidarın ihtiyaç duyduğu anda hatırlanan; ihtiyaç duymadığı anda ise rafa kaldırılan bir metne dönüşmüşse, orada mahkemeler adaletin değil, siyasal mühendisliğin aracı hâline gelir.
Selahattin Demirtaş meselesi de artık yalnızca bir tutukluluk meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de hukukun, Kürt meselesinin, seçim hesaplarının, devlet aklının ve muhalefet mühendisliğinin kesiştiği en çıplak alanlardan biridir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş hakkında verdiği kararlarda yalnızca hak ihlali tespiti yapmakla kalmamış; tutukluluğun siyasi saiklerle sürdürüldüğüne, demokratik tartışma alanının daraltıldığına ve Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğine hükmetmiştir. AİHM Büyük Dairesi, 22 Aralık 2020 tarihli kararında Türkiye’ye Demirtaş’ın derhâl serbest bırakılması için gerekli tüm tedbirleri alması gerektiğini belirtmiş; ayrıca tutukluluğun çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışma alanını sınırlama amacı taşıdığının sonucuna varmıştır.
Buna rağmen Demirtaş’ın hâlâ içeride tutulması, hukuki bir zorunluluktan çok, siyasal bir tercihin sonucu olarak görünmektedir. Çünkü hukuk, bu dosyada defalarca konuşmuştur. Konuşmayan, daha doğrusu hukukun sesini duymak istemeyen siyasal iradedir.
1. Sözde çözüm sürecinin Kürt halkı nezdinde güven oluşturmaması
Türkiye’de “çözüm süreci” adı altında yürütülen her girişim, Kürt halkı açısından büyük beklentiler doğurmuş; fakat bu beklentilerin büyük ve önemli bir kısmı hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.
Çünkü mesele hiçbir zaman açık, şeffaf ve halkın iradesine dayalı bir demokratik çözüm zemini üzerine kurulmadı. Kapalı kapılar ardında yürütülen temaslar, toplumun önüne hak, hukuk, statü, anayasal güvence ve anadil hakkı olarak değil; çoğu zaman belirsiz vaatler, geçici taktikler ve seçim dönemlerine göre ayarlanan siyasal manevralar olarak çıktı.
Kürt halkı artık şunu görmektedir:
Bir süreç, halkın iradesine değil de bir kişinin, bir örgütün veya devletin belirlediği dar bir pazarlık alanına sıkıştırılırsa, o süreç çözüm değil; yalnızca kontrol mekanizmasına dönüşür.
Demirtaş’ın içeride tutulmasının sebeplerinden biri de burada aranmalıdır. Çünkü Demirtaş, özellikle geniş Kürt seçmeni nezdinde yalnızca bir parti figürü değil; devletin alıştığı dar müzakere kalıplarının dışında konuşabilen, kitleyle doğrudan bağ kurabilen, Türkiye kamuoyuna da hitap edebilen bir siyasal aktördür.
Bu yönüyle bu yakın zamanda Sırrı Süreya Önderin etkisinde kalarak yapmış olduğu kimi yanlışlara rağmen, Demirtaş, kapalı kapı siyasetinin değil, hala açık toplum siyasetinin temsilcisi olarak halk nezdinde görülmektedir. İşte Devlet aklı açısından en tehlikeli olanı da budur.
2. Öcalan’ın halk nezdindeki etkisinin ve itibarının zayıflaması
Uzun yıllar boyunca Kürt meselesinde devletin de, PKK çevresinin de merkezine yerleştirdiği temel figür Abdullah Öcalan oldu. Devlet, Kürt meselesini uzun yıllardır Öcalan üzerinden yönetilebilir bir alana sıkıştırmak istedi. PKK ve çevresi ise Kürt siyasetinin bütün damarlarını Öcalan merkezli bir ideolojik sadakat ilişkisine bağladı.
Fakat zaman içinde Kürt toplumunda ciddi bir kırılma yaşandı.
Öcalan’ın söylemlerinde bağımsızlık, federasyon, statü, anadil, ulusal haklar ve kolektif siyasal irade gibi başlıkların geri plana itilmesi; buna karşılık “demokratik entegrasyon”, “ulus-devlet karşıtlığı” ve “kültürel hakların gereksizliği” gibi yaklaşımların öne çıkarılması, özellikle milli duyarlılığı güçlü olan Kürt kesimlerinde çok büyük bir güvensizlik yarattı.
Bugün birçok Kürt, şu soruyu sormaktadır:
Bir halk, yüz yıldır inkâr edilen dili, kimliği ve siyasi statüsü için bedel ödemişken; bu talepler nasıl olur da bir anda gereksiz, aşılmış veya geri kalmış talepler gibi gösterilebilir?
Bu noktada Demirtaş’ın önemi artmaktadır. Çünkü Demirtaş, açıkça ifade etmese bile Öcalan merkezli dar siyasal çerçevenin dışında, Kürd halkının taleplerini esas alan daha geniş bir toplumsal karşılık üretme potansiyeline sahiptir. Onun serbest kalması, devletin Öcalan üzerinden kurmaya çalıştığı kontrollü Kürt siyaseti denkleminde ciddi bir belirsizlik yaratabilir.
Bu nedenle Demirtaş’ın içeride tutulması, yalnızca bir kişiyi cezalandırmak değil; Kürt siyasetinde alternatif meşruiyet merkezlerinin doğmasını engelleme çabası olarak da okunabilir.
3. Rojava’nın gözden çıkarılması ve PKK çizgisine duyulan güvenin sarsılması
Rojava meselesi, Kürt halkı açısından yalnızca Suriye’nin kuzeyindeki bir idari yapı meselesi değildir. Rojava, Kürtlerin IŞİD’e karşı verdiği ağır bedelin, kadınların, gençlerin, yoksul halk çocuklarının onbinleri aşan şehit canlarıyla kurduğu bir direniş hafızasıdır.
Fakat bugün gelinen noktada, Rojava’nın geleceği konusunda büyük bir belirsizlik ve güvensizlik vardır. Kürt halkı, bir yandan on binlerce evladının bedel ödediği bir coğrafyanın uluslararası dengelere, devletler arası pazarlıklara ve örgütsel taktiklere kurban edilmesinden aşırı derecede rahatsızlık duymaktadır.
Eğer Rojava, Kürtlerin ulusal kazanımı olarak değil de geçici bir örgütsel pazarlık alanı olarak görülürseki görüldü, bu durum yalnızca Rojava’yı değil, bütün Kürt siyasetini ahlaki ve siyasi bir krize sürükledi.
Bu nedenle halkın önemli bir kesiminde şu kanaat güçlenmektedir:
Kürt halkının bedel ödediği her alan, sonunda başka güçlerin masasında bedel ödeten yapılar lehine pazarlık konusu yapılmaktadır.
Bu güven krizinin büyüdüğü bir dönemde Demirtaş gibi halkla doğrudan bağ kurabilen güçlü bir aktörün serbest kalması, mevcut dengeleri çok ciddi olarak sarsabilir. Çünkü Demirtaş’ın varlığı, hem devletin hem de örgütsel yapıların Kürt halkı üzerindeki tek yönlü kontrolünü zorlaştırabilecek daha demokratik ve halk lehine bir siyasal imkân doğurur.
4. Bağımsız Kürdistan iddiasından anadil ve kültürel hakların bile geri plana itilmesine
Bir hareket düşünün:
Yola “Birleşik Bağımsız Kürdistan” diyerek çıkıyor. Dağlarda, zindanlarda, meydanlarda, köylerde ve şehirlerde bu söylem üzerinden büyük bedeller ödeniyor. Fakat yıllar sonra aynı hareket, anadil hakkını, kültürel hakları, ulusal statüyü, hatta Kürtlerin kolektif siyasal taleplerini bile tali, gereksiz veya aşılmış meseleler gibi göstermeye başlıyor.
Bu, sıradan bir ideolojik dönüşüm değildir. Bu, bir halkın tarihsel hafızasında büyük bir kırılmadır.
Çünkü bir halkın dili, yalnızca iletişim aracı değildir. Dil, varlığın evidir. Bir halkın anadili kamusal alanda yok sayılıyorsa, o halkın ruhu da kamusal alandan kovulmuş demektir.
Bugün Kürt halkının önemli bir kısmı, şu çelişkiyi görmektedir:
Dün bağımsız devlet vadedenler, bugün anadilde eğitim talebini bile güçlü biçimde savunmaktan uzak duruyorsa, burada yalnızca taktik değişikliği değil; siyasal yön kaybı vardır.
Demirtaş’ın içeride tutulması, bu yön kaybının görünür hâle gelmesini engelleme işlevi de görebilir. Çünkü Demirtaş’ın serbest kalması, Kürt seçmeni içinde bastırılmış soruların daha yüksek sesle sorulmasına yol açabilir.
5. Bahçeli üzerinden yürütülen yeni süreç ve halktaki kuşku
Son dönemde Devlet Bahçeli üzerinden verilen mesajlar, Kürt meselesinde yeni bir devlet aklı hamlesi olarak okunmaktadır. Bu hamlenin merkezinde ise, Kürt halkının haklarını tanımaktan çok, Kürt siyasetini yeniden dizayn etme arayışı olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmaktadır.
Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve Mithat Sancar gibi isimlerin bu süreçlerde oynadığı rol de halk nezdinde tartışılmaktadır. Burada dikkatli bir dil kullanmak gerekirse: Bu kişilerin “devletin görevli elemanları” olduğu yönündeki kanaat, bazı çevrelerde dile getirilen ağır bir siyasal iddiadır; ancak bu iddia hukuken ispatlanmış bir olgu olarak değil, Kürt kamuoyunda oluşan derin güvensizliğin ifadesi olarak değerlendirilmelidir.
Fakat şurası açıktır:
Bir halk, kendi adına yürütülen görüşmelerin içeriğini bilmiyorsa; hangi hakların talep edildiğini, hangi tavizlerin verildiğini, hangi kırmızı çizgilerin korunduğunu göremiyorsa, orada güven değil, her zaman kuşku büyür.
Kürt halkı artık kapalı kapı diplomasisinin figüranı olmak istemiyor. Kendi kaderinin, kendi diliyle, kendi iradesiyle, kendi seçilmiş temsilcileriyle ve açık bir siyasal programla tartışılmasını istiyor.
Demirtaş’ın içeride tutulması, bu açık siyaset ihtimalinin önünü kesmektedir.
6. Erdoğan’ın yeniden seçilme hesabı ve Kürt oylarının stratejik önemi
Türkiye’de iktidarın en temel meselesi artık yalnızca yönetmek değil; iktidarda kalmaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından her seçim, yalnızca bir siyasi yarış değil; aynı zamanda rejimin devamı, kurulan iktidar mimarisinin korunması ve devlet içindeki güç dengelerinin mutlakiyet içerisinde sürdürülmesi meselesidir.
Bu nedenle Kürt oyları, her seçim döneminde stratejik bir önem kazanır.
Demirtaş’ın serbest kalması, özellikle seçim atmosferinde ciddi bir siyasal dinamizm yaratabilir. Çünkü Demirtaş, yalnızca Kürt seçmen üzerinde değil, Türkiye’de demokrasi, hukuk ve özgürlük talebi taşıyan geniş kesimler üzerinde de karşılık bulabilecek bir figürdür.
Onun cezaevinden çıkması, iktidarın hesaplarını zorlaştırabilir. Muhalefetin moral üstünlüğünü artırabilir. Kürt seçmen içinde bağımsız karar alma eğilimini güçlendirebilir. Devletin Öcalan üzerinden yürütmek istediği kontrollü siyaset zeminini tamamen bozabilir.
Bu nedenle Demirtaş’ın serbest bırakılmaması, hukuki değil, seçim mühendisliği açısından anlam kazanmaktadır.
7. Öcalan’ın kitleler üzerindeki etkisinin azalması ve büyüyen Demirtaş korkusu
Bugün devlet açısından en büyük sorunlardan biri şudur:
Öcalan’ın geçmişte olduğu gibi geniş Kürt kitleleri üzerinde belirleyici bir etkisinin kalmadığı artık açıkça tartışmaktadır.
Eğer Öcalan’ın çağrıları halkta eski karşılığı üretmiyorsa, devletin Kürt siyasetini Öcalan üzerinden yönlendirme kapasitesi de zayıflamış demektir. Bu durumda Demirtaş gibi halkla doğrudan iletişim bağı kurabilen, sandıkta karşılığı olan, Türkiye kamuoyuna seslenebilen ve genç kuşaklarda sempati uyandırabilen bir aktör daha önemli hâle gelir.
İşte bu nedenle Demirtaş, yalnızca bir mahkûm değil; devlet açısından potansiyel bir siyasal risk olarak görülmektedir.
Çünkü Demirtaş’ın serbest kalması, şu soruları yeniden gündeme getirebilir:
Kürt halkı kendi iradesini kim üzerinden ifade edecek?
Kürt siyasetinin meşruiyet merkezi İmralı mı olacak, halk mı olacak?
Kapalı pazarlıklar mı belirleyici olacak, açık demokratik siyaset mi?
Anadil, statü, kültürel haklar ve ulusal varlık talebi yeniden güçlü biçimde gündeme gelecek mi?
Bu soruların sorulmasından korkan her yapı, Demirtaş’ın özgürlüğünden de korkar.
8. Demirtaş neden seçimlerden önce serbest bırakılmayabilir?
Bütün bu ihtimaller bir araya getirildiğinde, Demirtaş’ın seçimlerden önce serbest bırakılmama ihtimali güçlü görünmektedir.
Çünkü Demirtaş’ın serbest kalması:
Kürt seçmen üzerinde yeni bir heyecan yaratabilir.
Devletin Öcalan merkezli kontrol mekanizmasını zayıflatabilir.
DEM Parti içindeki dengeleri değiştirebilir.
Muhalefet bloğuna moral üstünlük sağlayabilir.
Erdoğan’ın seçim hesaplarını zorlaştırabilir.
Kürt halkı içinde bastırılmış ulusal taleplerin yeniden yüksek sesle konuşulmasına yol açabilir.
Rojava, anadil, statü ve demokratik temsil konularında yeni bir sorgulama süreci başlatabilir.
Bu nedenle Demirtaş’ın içeride tutulması, yalnızca geçmişteki konuşmaları veya siyasi faaliyetleriyle açıklanamaz. Bu tutukluluk, gelecekte doğurabileceği siyasal sonuçlar nedeniyle sürdürülmektedir.
Yani mesele geçmişin cezası değil, geleceğin kontrolüdür.
Sonuç: Demirtaş dosyası hukuk dosyası olmaktan çıkmış, rejim dosyasına dönüşmüştür
AİHM kararlarına rağmen Demirtaş’ın serbest bırakılmaması, Türkiye’de hukukun üstünlüğü meselesinin ne kadar derin bir kriz içinde olduğunu göstermektedir. Avrupa Parlamentosu da Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamamasını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve iç hukuka aykırı bir durum olarak değerlendirmiş; Demirtaş’ın derhâl serbest bırakılması gerektiğini defaatle vurgulamıştır.
Fakat asıl mesele şudur:
Demirtaş içeride tutuldukça yalnızca bir siyasetçi değil, Kürt halkının demokratik temsil hakkı da rehin olarak tutulmaktadır.
Demirtaş’ın şahsında cezalandırılan şey, yalnızca bir insanın özgürlüğü değildir. Cezalandırılan şey; Kürt halkının kendi iradesiyle konuşma, kendi temsilcisini seçme, kendi geleceğini tartışma ve devletin çizdiği dar sınırların dışına çıkma ihtimalidir.
Bu nedenle Demirtaş’ın tutukluluğu, hukukla açıklanamaz.
Bu tutukluluk, devletin Kürt siyasetini kontrol altında tutma arzusuyla; iktidarın seçim hesaplarıyla; Öcalan merkezli eski denklemin çözülmesiyle; Rojava’daki belirsizlikle; Kürt halkının artan güvensizliğiyle ve Türkiye’de demokratik siyasetin daraltılmasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Kısacası:
Demirtaş, mahkeme kararlarıyla değil, siyasal korkularla içeride tutulmaktadır.
Ve bir ülkede siyasal korkular, mahkeme kararlarından daha güçlü hâle gelmişse, orada yalnızca bir insan değil; hukuk, demokrasi ve halk iradesi de rehin alınmış demektir.
Maaruf Ataoğlu
17.05.2026

