Sayın Demirtaş,
Öncelikle hukuksuz tutukluluğunuzun bir an önce son bulmasını umuyor, tez zamanda özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum.
Uğruna hapis yattığınız Kobani’nin, savunduğunuz siyasetin tercihleri sonucunda, o gün düşman olarak gördüğünüz yapıya teslim edildiğini üzülerek belirtmek istiyorum.
Dört duvar arasında olduğunuz için size şunu da haber vermek gerektiğini düşünüyorum. Kobani’de, halkın iradesine ve şehitlere rağmen, Ala Rengîn gönderden indirildi ve yerine HTŞ buyruğuyla Suriye bayrağı asıldı.
Qad’a yazdığınız mektupta, devletin demokratikleşme ve hukuki güvence sağlama sorumluluğuyla örgütün silahsızlanma sorumluluğunun birbirinin yerine geçemeyeceğini söylüyorsunuz. Bu sözünüze katılıyorum. Gelin, mektubunuzu bu cümlenin ışığında birlikte okuyalım. Benim de size birkaç sorum var.
1. Devletin sorumluluğu var. Peki, ilk adımı ne olmalıydı?
Örgütten silahsızlanmayı hızlandırmasını istiyorsunuz. Bu talep gayet açık. Bütün Kürd halkı, kırk yılı aşan bu anlamsız savaşın sonlandırılmasını istiyor. Peki, barışın sağlanabilmesi için siz şahsen devletin hangi somut adımı atmasını istiyorsunuz?
Doğrusu, mektubunuzda Kürd halkının kazanımlarına yönelik elle tutulur bir öneri göremiyorum.
Benim cevabım şu. Bir Kürd çocuğu kendi ana dilinde eğitim görebilmeli, Kürd kimliği anayasal güvenceye kavuşmalı ve Kürd halkının seçtiği temsilciler görevlerini sürdürebilmeli. Kürd halkı, devletin hangi güvenceyi hangi takvimle sağlayacağını bilmeli. Silahsızlanma ilerlerken bu başlıklarda da adımlar atılmalı ki barış sağlanabilsin.
Bunlar olmadan konuşulacak bir süreç entegrasyon ve asimilasyondur.
2. Öcalan’ın statüsü acil de Kürdlerin statüsünü ne zaman konuşacaksınız?
Devlet, Öcalan’dan kendi adına bir sorumluluk üstlenmesini bekliyorsa, o sorumluluğu yerine getirebilmesi için gerekli çalışma ve iletişim koşullarını elbette sağlamalı, diyorsunuz. Bu gerekçenizi sizin pencerenizden anlamaya çalışıyorum.
Fakat mektubunuzda Öcalan’ın statüsü söz konusu olduğunda, bunu devletin atması gereken “en acil adım” olarak görüyorsunuz. Kürdlerin siyasi ve hukuki statüsüne gelince, meseleyi “demokratikleşme” kelimesinin muğlaklığında bırakıyorsunuz.
Ben de soruyorum. Bir kişinin süreçteki rolünü ve statüsünü bu açıklıkla konuşabiliyorsanız, yıllarca temsil ettiğiniz bir halkın siyasi ve hukuki statüsünü aynı açıklıkla konuşmanıza mani olan şey ne?
3. Güven nasıl kurulacak?
Geçmişte tutulmayan sözlerin ve yaşanan ağır kırılmaların güvensizlik yarattığını söylüyorsunuz. Haklısınız. Sürece ihtiyatla yaklaşanlarla onu engellemeye çalışanlar arasında ayrım yapmanız da yerinde.
Amma iş ciddiye bindiğinde, “Bu defa hangi güvence var?” diye soran biz Kürdlerin itirazını neden “ipe un sermek” diye nitelendirip bizi itaate zorluyordunuz?
Bana göre güven, verilen sözün herkesçe okunabildiği ve tutulup tutulmadığının görülebildiği yerde başlar. Kim, neyi, ne zamana kadar yapacak? Bir söz tutulmadığında bunun hesabını kim, ne zaman ve nerede soracak?
Kırk yıldır bedel ödemiş bir halkın bu soruları sorması kadar tabii ne olabilir?
4. Kürd halkı bu barışın öznesi olacaksa neye karar verecek?
“Toplum da barışın öznesi olmalı” diyorsunuz. Çok doğru.
Peki, Kürd halkı sürecin hangi kararına, hangi yolla katılacak?
Sizi bilmiyorum ama ben özne olmaktan şunu anlıyorum. Kürdler kendi dilleriyle konuşabilmeli, kendi taleplerini ortaya koyabilmeli, farklı görüşleriyle masada temsil edilebilmeli ve gerektiğinde masadakilere itiraz edebilmeli.
Şu anda bir kişi karar alıyor. Karar alındıktan sonra da halktan yalnızca destek vermesi isteniyor.
Peki, size göre halk bu kararın neresinde özne oluyor?
5. Reel politiğin yön değiştirmeyi gerektirdiğini söylüyorsunuz. Peki, yeni istikametimiz neresi?
Silahlı mücadelenin zamana yenildiğini söylüyorsunuz.
Bu tespit, mücadele yönteminin niçin değiştiğini açıklayabilir.
Peki, yeni siyasi zeminde Kürdler adına hangi hedefler savunulacak? Hangi haklar vazgeçilmez, hangi konular müzakereye açık?
Reel politiğin çarkı elbette dönüyor. Amma o çark her döndüğünde Kürdlerin hakları hep bir sonraki bahara kalacaksa, insan sormadan edemiyor.
Reel politiğin gereğini neden hep aynı halk yerine getiriyor?
Bisiklet misaliniz çok güzel, Sayın Demirtaş. Pedalları hep birlikte çevirelim elbette. Amma gidonu kimin tuttuğunu ve nereye gittiğimizi de bilmemiz gerekmiyor mu? Bunca yolun bedelini ödemiş bir halkın, varacağı yeri daha yola çıkarken sormaya hakkı yok mu?
Maaruf Ataoğlu
04 Kasım 2026


