AYNADA BAŞKASINI GÖRMEK
Türkiye’de hukuk ile siyaset arasındaki gerilimli ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biri daha karşımızda durmaktadır. İbrahim Güçlü hakkında Diyarbakır’da “PKK’ye destek verdiği” iddiasıyla verilen 1 yıl 6 ay hapis cezasını anlamaya çalışıyoruz.
Şayet meseleye yalnızca mevcut hukuk pratiği açısından bakarsak, bu kararın “sistem içinde” bir karşılığı olduğu söylenebilir. Ancak işin sosyolojik ve siyasal gerçekliğine indiğimizde, ortaya çıkan tablo çok daha farklıdır.
Zira Kürt ulusal siyasetine en yüzeysel düzeyde dahi vakıf olan herkes bilir ki; İbrahim Güçlü’nün PKK ile herhangi bir organik bağı bulunmamaktadır. Aksine, Güçlü; Abdullah Öcalan’ın çizgisine, örgütün siyasal yöntemlerine ve ortaya çıkan sonuçlara yönelik en sert ve en açık eleştirileri dile getiren isimlerden biri olarak tanınmaktadır.
Tam da bu noktada mesele, bireysel bir yargılama olmaktan çıkmakta; daha geniş bir siyasal çelişkinin aynasına dönüşmektedir.
Bir tarafta, adına “çözüm”, “süreç” ya da “yeni dönem” denilen ve devlet ile İmralı arasında yürütüldüğü ifade edilen bir hat vardır. Diğer tarafta ise, bu hattın dışında kalan, hatta ona eleştirel yaklaşan Kürt aydınlarına yönelik “terör” ithamlarıyla açılan davalar ve verilen cezalar bulunmaktadır.
Bu durum, yalnızca hukuki bir tutarsızlık değil; aynı zamanda siyasal aklın kendi içinde yaşadığı derin bir çelişkidir. Devlet, bir yandan belirli aktörlerle diyalog arayışını sürdürürken, diğer yandan o aktörleri eleştiren düşünce sahiplerini cezalandırarak aslında kendi söylemini de zayıflatmaktadır.
Burada asıl mesele şudur:
Eğer eleştiri suç sayılıyor, farklı düşünce kriminalize ediliyorsa, ortada ne gerçek bir hukuk devleti ne de sahici bir demokratik zemin vardır. Bu yaklaşım, toplumu ikna etmek yerine susturmayı; tartışmayı geliştirmek yerine bastırmayı hedefler.
Oysa Kürt siyasal alanı artık bu tür yöntemlerle şekillendirilebilecek bir alan değildir. Farklı düşünen Kürt aydınlarını yargı yoluyla baskılamak, onları susturmak bir yana, tam tersine bu düşüncelerin daha geniş kesimlere ulaşmasına zemin hazırlar.
İbrahim Güçlü şahsında verilen bu karar, sadece bir kişiye yönelik değildir; eleştirel akla, bağımsız düşünceye ve çoğulcu siyaset anlayışına yönelmiş bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Ancak artık bilinmelidir ki:
Kürt aydınları bu tür davalarla yıldırılamaz.
Düşünce, mahkeme kararlarıyla sınırlandırılamaz.
Ve hakikat, baskıyla ortadan kaldırılamaz.
Bu nedenle, hukuki temelden yoksun bu tür kararların yeniden gözden geçirilmesi, yalnızca bir bireyin hakkını teslim etmek değil; aynı zamanda hukuk sisteminin kendi meşruiyetini koruması açısından da zorunludur.
Son olarak insanın aklına şu soru düşmeden edemiyor:
Bugün aynaya bakıldığında görülen gerçekten “adalet” midir,
yoksa siyasal ihtiyaçlara göre şekillenen bir yargı pratiği mi?
Ve daha önemlisi…
Sırada kim var?


