Ayşe Hür’ün yazısına cevap
Sayın Hür,
Metninizi dikkatle okudum. Paylaştığınız videoları izledim. Metninizde işaret ettiğiniz “Concorde sendromu” benzetmesi, meselenin psikolojik boyutunu anlamak açısından isabetlidir. Ancak mesele yalnızca bir yanılgı, bir alışkanlık ya da bir “vazgeçememe” hâli değildir. Bu, çok daha derin; bir liderde olması gereken ahlaki, insani, siyasi ve sosyolojik bir kırılmanın adıdır.
Önce şunu netleştirelim:
Bir halkın lideri olmak iddiasında bulunan bir kişinin, o halkı aşağılayan, küçümseyen, hatta yer yer insanlık onurunu zedeleyen ifadeler kullanması; ne devrimcilikle, ne siyasetle, ne de entelektüel cesaretle ne de insani açıdan açıklanabilir bir durum değildir. Bu, düpedüz bir ahlaki çöküştür.
Abdullah Öcalan’ın kendi sözleriyle ortaya koyduğu yaklaşım; bir toplumu dönüştürme iddiasından çok, o toplumu psikolojik olarak değersizleştirme ve kendisine bağlı ve bağımlı kılma çabasıdır. Eleştiri başka bir şeydir, tahkir etmek başka bir şey…
Eleştiri, halkı ayağa kaldırır.
Tahkir ise halkı, önderi önünde diz çöktürür.
Ve ne yazık ki burada yapılan şey, ikinci olandır.
İnsani açıdan baktığımızda mesele çok daha da ağırdır.
Bir halkın kadınlarını, gençlerini, değerlerini aşağılayan bir dil; yalnızca politik bir söylem değildir. Bu, aynı zamanda bir insanlık meselesidir.
Bir toplumun en fedakâr, en dirençli kesimi olan genç kadınlarına yönelik kullanılan o ifadeler, sadece bir liderin değil; onu alkışlayan, meşrulaştıran ve hâlâ savunan tarikat zihniyetinin aynasıdır.
Burada asıl sorgulanması gereken şudur:
Bir toplum, kendisine bu kadar ağır sözler söyleyen bir yapıya ve onun liderine nasıl hâlâ sadakat gösterebilir?
İşte burada sizin işaret ettiğiniz o psikolojik eşik devreye giriyor:
Ama bu artık sadece “batık maliyet” değil…
Bu, kimlik ile bağımlılık arasındaki özgürlük ruhu çizgisinin silinmesidir.
Siyasi açıdan ise tablo daha nettir, hatta daha serttir.
Bir hareket düşünün:
Kendi halkını aşağılayarak meşruiyet üretmeye çalışıyor…
Kendi varlığını, halkın zayıflığı üzerine inşa ediyor…
Ve çözümü, toplumu güçlendirmekte değil, onu sürekli ezerek “eksik” göstermekte arıyor…
Bu bir özgürlük hareketi değildir.
Bu, bağımlılık üreten siyasi maskeli bir tarikat düzenidir.
Burada “lider” figürü, aslında çözümün değil; sorunun merkezine yerleşmiştir.
Ve etrafındaki yapı…
Sizin ifadenizle o “orkestra”…
Onlar da bu rezalet içeren düzenin taşıyıcı kolonlarıdır.
Eleştirmek yerine kutsayan,
Sorgulamak yerine tekrar eden,
Halkı değil, lideri merkeze alarak kutsayan bu yapı;
Toplumsal bir hareket olmaktan çıkmış, bir tür kapalı devre inanç sistemine dönüşmüştür.
Sosyolojik açıdan baktığımızda ise en tehlikeli nokta şudur:
Bir toplum, kendisine yönelik aşağılamayı normalleştirmeye başladığı an, sadece siyasal değil, kültürel bir çözülme ile karşı karşıya kalmıştır.
Çünkü artık mesele dış baskı meselesi değildir…
İçselleştirilmiş bir değersizlik duygusu ve teolojik bir kutsiyete bağlanma ve tapma hâlidir.
Ve bu durum, en ağır esarettir.
Dışarıdan gelen baskıya direnebilirsiniz…
Ama içeride kurulan bu zihinsel tahakküme karşı direnmek, ruhi açıdan çok daha zordur.
Yalçın Küçük’ün tespitine gelince…
Evet, belki de bir Türk milliyetçisinin bile rahatsız olduğu bir söylemin, tarikat üyesi kimi Kürtler tarafından hâlâ savunuluyor olması;
Bence sadece siyasi değil,
aynı zamanda trajik bir sosyolojik paradokstur.
Bu, bir halkın kendi aynasına bakmayı reddetmesi değil…
Kırık olan aynayı bile kutsamasıdır.
Son olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Hiçbir halk, tek bir kişiyle temsil edilemez.
Hiçbir toplum, bir liderin zihinsel sınırlarına mahkûm edilemez.
Ve en önemlisi:
Hiçbir mücadele,
kendi halkını aşağılayarak özgürlük üretemez.
Bugün yapılması gereken şey;
ne bu yapıyı körü körüne savunmak, ne de meseleyi sadece dış güçlere indirgemektir.
Asıl yapılması gereken;
tüm bu gerçeklikler ışığında ahlaki, insani ve düşünsel bir kopuşu başlatarak ulusal mücadeleyi yeni bir ruhla yeniden örgütlemektir.
Çünkü bazen en büyük cesaret,
devam etmek değil…
Yanlıştan dönmektir.

