(İlk defa okurlarımdan bir isteğim, lütfen bunu paylaşın.)
Kırk Yıllık Savaşın Ardından Kürdlerin Sormaya Hakkı Olmayan Bir Soru mu Var?
Dün TBMM’de 467 oyla kabul edilen ve “Türkiye’yi Terörden Arındırma” iddiasıyla kamuoyuna sunulan düzenleme ülkemize, halklarımıza hayırlı uğurlu olsun.
Adına ister “barış” deyin, ister “silahsızlanma”, ister “terörden arındırma”, ister “yeni dönem”…
Kırk yılı aşkın süredir devam eden silahlı çatışmanın sona ermesi, insanların artık ölmemesi başlı başına en önemli husustur. Bunu küçümsemiyorum.
Çünkü ölümün etnik kökeni ve ideolojisi olmaz.
Kırk yıl karşılıklı şehitleri kutsamakla geçti. Bir Kürd anasının dağdaki evladı için döktüğü gözyaşı ile bir Türk annesinin askerdeki oğlu için döktüğü gözyaşının kimyası aynıdır. Acının milliyeti yoktur.
Artık Kürd analarının çocukları dağlarda ölmeyecekse bundan ancak sevinç duyarım. Artık Türk anneleri çocuklarını askere gönderirken “Acaba geri dönecek mi?” korkusuyla yaşamayacaksa bundan ancak mutluluk duyarım.
Artık Kürdistan coğrafyasının dağları bombalanmayacaksa, köylerin üzerinden savaş uçakları geçmeyecekse, gecenin sessizliğini top ve helikopter sesleri bozmayacaksa elbette buna “hayırlı olsun” derim.
Artık dağlarda yalnız insanlar değil; keklikler, ceylanlar, kaplumbağalar da korkmadan dolaşacaksa… Buna kim karşı çıkabilir?
Belki biraz zaman alacak. Ama Çotla Yaylası yeniden yeşerecek. Şerwdin Dağları, Lice, Genç, Kulp ve yıllarca ölümle, çatışmayla, operasyonlarla anılan o geniş coğrafya kendi yaralarını yeniden saracak.
Mayınların, bombaların, yangınların, askerî operasyonların tahrip ettiği topraklarda doğa yeniden florasını oluşturacak. Belki yıllar önce silah seslerinden ürküp vadileri terk eden atların torunları bile bir gün Kû Siyâ ve Gırnos’a geri dönecek.
Bütün bunlar güzel. Bütün bunlar değerlidir.
Fakat tam da silahların sustuğu yerde başka bir şeyi konuşmaya başlamamız gerekir:
Hakikat.
Çünkü savaş biterken yalnız silahlar bırakılmaz. Sorular da ortaya çıkar.
Ve benim şimdi, bir Kürd olarak ve Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşlık bağıyla bağlı olan bir yurttaş olarak, hayatının önemli bir bölümünü bu savaşın gölgesinde yaşamış bir insan olarak sormak istediğim çok basit bir soru var:
BİZ KIRK YIL NEDEN SAVAŞTIK?
Bu soru kime karşı sorulursa sorulsun meşrudur.
Devlete sorulmalıdır. PKK’ye sorulmalıdır. Abdullah Öcalan’a sorulmalıdır. Kürd siyasal hareketinin, “kendilerini terörist olarak tanımlayan kanunla” tanımlanan öncülerine sorulmalıdır. Türkiye’yi yöneten hükümetlere sorulmalıdır. Bu savaşı destekleyenlere sorulmalıdır. Bu savaş üzerinden siyasal iktidar, ekonomik çıkar, toplumsal nüfuz veya örgütsel güç elde eden herkese sorulmalıdır.
Çünkü kırk yıl küçük bir zaman değildir. Bir insan ömrünün yarısından daha fazlasıdır. Bir çocuğun doğup baba, hatta dede olabileceği kadar uzun bir zamandır.
Ve şimdi bize “savaş bitti” deniliyorsa, insan ister istemez soruyor:
Peki neden başladı?
Daha önemlisi:
Neden kırk yıl sürdü?
BARIŞ, GEÇMİŞİ UNUTMAK DEĞİLDİR
Burada hem Türklerin hem de Kürd halkının çok tehlikeli bir zihinsel tuzağa düşmemesi gerekir.
Savaşın sona ermesini istemek başka şeydir, savaşın tarihini sorgulamak başka şey. Barışı desteklemek başka şeydir, geçmişin hesabını kapatmak başka şey. Silahların susmasını istemek başka şeydir, kırk yıllık siyasi bilanço hakkında soru sormaktan vazgeçmek başka şey.
Acıya duyarlı her insan gibi ben de silahların susmasını destekliyorum. Ama hafızanın susturulmasından korkuyorum ve buna karşıyım.
Çünkü gerçek barış, topluma “Geçmişi unutun, önünüze bakın.” demek değildir.
Tam tersine gerçek barış, “Geçmişte ne yaşandı, neden yaşandı ve bir daha yaşanmaması için ne öğrenmeliyiz?” sorusunu sorabilme cesaretidir.
Aksi takdirde savaş biter ama savaşın zihniyeti başka şekilde hep yaşamaya devam eder.
PEKİ BU SAVAŞIN BAŞLANGIÇTAKİ HEDEFİ NEYDİ?
Şimdi kırk yıl geriye dönelim.
Kürd gençlerine ne söylendi?
Bağımsız Kürdistan denildi. Ulusal kurtuluş denildi. Sömürgeciliğin sona erdirilmesi denildi. Kürd halkının kendi kaderini tayin hakkı denildi. Birleşik Bağımsız Kürdistan denildi.
Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan söylemleri üzerinden tarihsel bir ulusal mücadele anlatısı oluşturuldu.
Binlerce genç bu düşüncelere inanarak dağa çıktı. Birçoğu geri dönmedi. Birçoğunun mezarı bile bilinmiyor. Anneler çocuklarının kemiklerini aradı. Babalar oğullarının mezarını göremeden öldü.
Köyler boşaldı. İnsanlar Avrupa’ya, İstanbul’a, İzmir’e, Mersin’e, Adana’ya savruldu. Bir coğrafyanın demografisi değişti. Bir toplumun psikolojisi değişti. Bir nesil savaşın içerisinde büyüdü.
Şimdi kırk yılın sonunda ortaya çıkan siyasal tabloya bakıp sormak neden suç olsun?
Başlangıçta ilan edilen hedeflerin hangisi gerçekleşti?
Bağımsız Kürdistan mı kuruldu? Federal bir Kürdistan mı ortaya çıktı? Anayasal bir Kürd statüsü mü kazanıldı? Kürd halkı kurucu bir halk olarak mı tanındı? Kürdçenin anayasal statüsü mü güvence altına alındı? Anadilde eğitim hakkı mı elde edildi? Yerel veya bölgesel siyasal statü mü kazanıldı?
Eğer bunların hiçbiri gerçekleşmediyse, o zaman şu soruyu sormak yalnız hakkımız değil, aynı zamanda tarih karşısında sorumluluğumuzdur:
Bunca insan hangi siyasal hedef uğruna öldü?
ÜÇ TRİLYON DOLARLIK SORU
Savaşların yalnız mezarlıkları yoktur. Ekonomik bilançoları da vardır.
On yıllar boyunca askerî operasyonlara, güvenliğe, silahlanmaya, sınır ötesi harekâtlara ve savaşın doğrudan ya da dolaylı maliyetlerine olağanüstü kaynaklar harcandı.
Kamuoyunda toplam ekonomik maliyet konusunda farklı ve çok yüksek tahminler dile getirildi. Yanılmıyorsam Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylediği üç trilyon dolar rakamı da bunlardan biridir.
Fakat rakam ister üç trilyon olsun, ister daha düşük olsun, değişmeyen gerçek şudur:
Bu savaş Türkiye’nin ve Kürd coğrafyasının kalkınmasından olağanüstü miktarda kaynak götürdü.
O para yollar olabilirdi. Üniversiteler olabilirdi. Fabrikalar olabilirdi. Araştırma merkezleri olabilirdi. Tarım yatırımları olabilirdi.
Bingöl’de, Diyarbakır’da, Van’da, Hakkâri’de, Mardin’de gençlerin göç etmek zorunda kalmayacağı ekonomik bir hayat kurulabilirdi. Türkiye’nin batısında da milyonlarca insanın yaşam standardını yükseltebilirdi.
Savaş yalnız insanları öldürmedi. Muhtemel bir geleceği de tüketti.
Bu nedenle savaşın ekonomik bilançosunu sormak da barış düşmanlığı değildir herhâlde…
Tam tersine, gelecek nesillere karşı ciddi bir sorumluluktur.
YA İNSANİ BİLANÇO?
Paranın hesabı bir gün yapılabilir. Ama ölülerin hesabı nasıl yapılacak?
Hayatını kaybeden askerler… Hayatını kaybeden gerillalar… Korucular… Siviller… Faili meçhullerde öldürülenler… Köylerinden göç ettirilenler… Cezaevlerinde ömür tüketenler… Avrupa’ya savrulan aileler… Babalarını görmeden büyüyen çocuklar… Çocuklarının mezarını göremeden ölen anneler…
Bunların bilançosunu hangi muhasebe defterine yazacağız?
İşte bu nedenle barış yalnız “silah bırakıldı” cümlesine indirgenemez.
Çünkü silahın bırakılması çatışmanın sonudur. Hakikatle yüzleşme ise barışın başlangıcıdır.
DEVLETİN DE CEVAP VERMESİ GEREKEN SORULAR VAR
Bu muhasebe yalnız PKK üzerinden yapılamaz. Devlet de kendi geçmişiyle yüzleşmek zorundadır.
Kürd kimliğinin uzun yıllar inkâr edilmesi… Kürdçenin yasaklanması… Köy isimlerinin değiştirilmesi… 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar… Faili meçhul cinayetler… Köy boşaltmaları… Zorunlu göçler… Yargısız infaz iddialarının sonuca kavuşturulması…
Bütün bunlar da Türkiye’nin demokratik hafızasında konuşulmalıdır.
Çünkü hakikat tek taraflı olmaz.
Devletin yanlışlarını söylemeden PKK’nin yanlışlarını anlatırsanız propaganda yaparsınız. PKK’nin yanlışlarını söylemeden yalnız devletin yanlışlarını anlatırsanız yine propaganda yaparsınız.
Hakikat, insanın kendi mahallesinin yanlışlarını da söyleyebilme cesaretidir.
Benim savunduğum tam olarak budur.
PKK, ÖCALAN VE DEVLET TARİH ÖNÜNDE HESAP VERMEK ZORUNDADIR
Aynı açıklıkla PKK’nin ve Abdullah Öcalan’ın siyasal sorumluluğu da tartışılmalıdır.
Kırk yılı aşkın süre boyunca bir halktan olağanüstü fedakârlık istendi. Gençlerden hayatları istendi. Ailelerden çocukları istendi. Köylülerden evleri istendi. İş insanlarından paraları istendi. Diasporadan destek istendi. Toplumdan itaat ve sadakat istendi.
Vermeyenlerden zor kullanılarak alındı.
Bunun karşılığında topluma büyük tarihsel hedefler gösterildi.
O hâlde bugün o toplumun soru sorma hakkı vardır:
Ne vaat ettiniz?
Ne elde ettiniz?
Ne kaybettik?
Hangi hedeflerden ne zaman vazgeçildi?
Bu değişiklikler halka açıkça anlatıldı mı?
Yoksa insanlar bundan sonra da yıllarca inanılmayan hedefler uğruna mı mücadele etmeye devam etti?
Bunlar hakaret değildir. Bunlar tarihsel muhasebenin sorularıdır.
EN BÜYÜK TEHLİKE: BARIŞ ADINA HAFIZASIZLIKTIR
Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl tehlikelerden biri budur.
Topluma şöyle denilebilir:
“Silahlar sustu. İnsanlar artık ölmüyor. Eski defterleri açmayın.”
Hayır.
Tam tersine.
İnsanlar artık ölmediği için eski defterleri şimdi açmalıyız.
Çünkü savaş devam ederken sağlıklı konuşmak olanaklı değildir ve zordur. Her eleştiri ihanet sayılır. Her soru karşı tarafa hizmet olarak görülür. Her itiraz güvenlik meselesine dönüştürülür.
Fakat silahlar sustuğunda artık mazeret kalmaz.
Şimdi konuşmalıyız. Şimdi arşivleri açmalıyız. Şimdi araştırmalıyız. Şimdi tarihçiler yazmalı. Şimdi sosyologlar incelemeli. Şimdi hukukçular tartışmalı.
Ve en önemlisi:
Kürdler kendi tarihlerini ve hüsranlarını korkmadan tartışabilmelidir.
“BUNU SORSAM SUÇ MU İŞLEMİŞ OLURUM?”
Gelelim yazının başındaki soruma.
Kırk yıldır bizi kim, neden ve hangi amaçla savaştırdı? Bu savaş neden bu kadar uzun sürdü?
Bu soruları sormak suç mudur?
Demokratik bir hukuk devletinde bunun cevabı tereddütsüz biçimde:
Hayır, suç olmamalıdır.
Çünkü düşünce özgürlüğünün anlamı muktedirlerin hoşuna giden düşünceleri söylemek değildir. Asıl özgürlük, rahatsız edici soruları sorabilme hakkıdır.
Bir barış düzenlemesi geçmişin sorgulanmasını suç hâline getiriyorsa onun adı barış olamaz.
Barışın görevi hafızayı silmek değildir. Barışın görevi insanların birbirlerini öldürmeden konuşabilecekleri siyasal alanı yaratmaktır.
Dolayısıyla ben soruyorum:
Kırk yıldır bizi neden savaştırdınız?
Ve bunu yalnız Ankara’ya sormuyorum.
Kandil’e de soruyorum. İmralı’ya da soruyorum. Kürd siyasal hareketine de soruyorum. Türk siyasal sistemine de soruyorum. Bu savaştan siyasal veya ekonomik güç elde etmiş herkese soruyorum.
Çünkü yüzbinlerce insanın hayatını etkileyen tarihsel bir sürecin hesabını sormak hiç kimsenin tekelinde değildir.
BARIŞI DESTEKLİYORUM, TESLİMİYETİ ASLA DEĞİL
Burada tavrım nettir.
Bir tek insanın dahi artık ölmemesi için silahların susmasını kesinlikle destekliyorum.
Fakat bunun karşılığında düşüncelerimin susturulmasını asla kabul etmiyorum.
Barışı desteklerim. Ama hafızasızlığı desteklemem.
Silahların bırakılmasını desteklerim. Ama Kürd halkının tarihsel, demokratik, kültürel ve siyasal haklarının da silahlarla birlikte masaya bırakılmasını kabul etmem.
Çünkü barış, bir halkın haklarından vazgeçmesi değildir. Barış, hakların silahsız ve demokratik zeminde konuşulabilmesidir.
Eğer yeni dönem gerçekten demokratik bir dönem olacaksa bundan sonra Kürd meselesinin konuşulması daha kolay olmalıdır, daha zor değil.
Kürd dili konuşulmalıdır. Anadilde eğitim konuşulmalıdır. Yerel demokrasi konuşulmalıdır. Anayasal eşitlik konuşulmalıdır. Kimlik konuşulmalıdır. Geçmiş konuşulmalıdır. Devletin hataları konuşulmalıdır. PKK’nin hataları konuşulmalıdır. Öcalan’ın tarihsel ve siyasal sorumluluğu ve varsa vebali konuşulmalıdır.
Bunların konuşulamadığı yerde savaş bitmiş olabilir fakat özgürlük başlamış değildir.
VE SON SÖZ…
Ben yine de umutlu olmak istiyorum.
Çünkü kırk yıldan sonra ilk kez dağların sessizliğinin ölüm değil, hayat anlamına gelmesini istiyorum.
Çotla Yaylası yeniden çiçeklensin. Şerwdin Dağları yeniden kendi sessizliğine kavuşsun. Lice’nin, Genç’in, Kulp’un dağlarında çocuklar silah sesiyle değil, kuş sesiyle büyüsün.
Keklikler yeniden kayaların üzerinden uçsun. Ceylanlar vadilerden geçsin. Kaplumbağalar yollarını tank paletlerinden korkmadan tamamlasın.
Ve belki bir gün…
Yıllar önce bombaların, helikopterlerin ve silah seslerinin ürküttüğü atların torunları Kû Siyâ ve Gırnos’a yeniden geri dönsün.
Fakat onlar geri dönerken biz hafızamızı dağlarda bırakmayalım.
Çünkü ölenlere karşı son görevimiz yalnız barışmak değildir.
Neden öldüklerini anlamaktır.
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras da yeni bir savaşın destanı değil, eski savaşın hakikatidir.
Bu nedenle bugün barışa “evet” derken bir soruyu tarihin ortasına bırakıyorum:
KIRK YILDIR BİZİ KİM, NEDEN VE NE UĞRUNA SAVAŞTIRDI?
Üç trilyon dolara varan maliyet iddiaları… On binlerce ölüm… Milyonlarca insanın hayatını değiştiren göçler… Yakılan ve boşaltılan köyler… Dağılan aileler… Mezarsız çocuklar… Çocuğunu beklerken yaşlanan anneler… Ve kırk yılın sonunda başlangıçtaki siyasal hedeflerden bambaşka bir yerde duran bir sonuç…
Şimdi bunu sormayacaksak ne zaman soracağız?
Barış, soruların yasaklandığı rejimin adı değildir.
Barış, artık birbirimizi öldürmeden birbirimize en ağır soruları sorabildiğimiz düzenin adıdır.
Dolayısıyla:
Savaş bittiyse hayırlı olsun.
Silahlar sustuysa hayırlı olsun.
İnsanlarımız artık ölmeyecekse bin defa hayırlı olsun.
Ama şimdi sıra başka bir şeydedir:
Silahların sustuğu yerde hakikat konuşmalıdır.
Çünkü kırk yıllık bir savaş yalnız silah bırakılarak kapatılamaz.
Bir de hesabı vardır.
Bir de hafızası vardır.
Bir de cevabı hâlâ verilmemiş soruları vardır.
Maaruf Ataoğlu
11 Ağustos 2026


