SÜRECİ NEDEN DESTEKLEMEYELİM?
Kanaatimce Kürdistan halkının ezici çoğunluğu, henüz gerçek anlamda bir barış sürecine dönüşmemiş olsa da çatışmaların sona ermesini hedefleyen bu süreci destekliyor.
Ben de şahsen destekliyorum.
Silahların susması, insanların ölmemesi, gençlerin toprağa düşmemesi, bundan sonra hiçbir annenin yüreğinin yanmaması her türlü siyasi hesabın üzerindedir. Bir insanın hayatı, bütün makam ve iktidar hesaplarından daha değerlidir. Bu nedenle çatışmasızlığı ve barış ihtimalini canıgönülden destekliyorum.
Ancak barışı desteklemek, önümüze konulan her metni sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmemelidir.
Benim karşı çıktığım şey barış değil; barış adı altında T.C. ve Suriye’nin, Kürdlerin millî ve siyasal taleplerini sürekli belirsiz bir geleceğe ertelemesidir.
İtirazım silahların susmasına değil; silahlar sustuktan sonra Kürd halkının yeniden statüsüz, güvencesiz ve örgütsüz bırakılma ihtimalinedir.
Çünkü bugün adına “süreç” dediğimiz şeyde karşı tarafların takvimi, hukuki çerçevesi, denetim mekanizması ve nihai hedefi hâlâ açık değildir.
Bir süreçten söz edebilmemiz için öncelikle şu soruların cevaplanması gerekir:
Bu süreç kiminle yürütülüyor?
Kürd halkı hangi sıfatla bu sürecin içindedir?
Kürdleri bir millet ve siyasi bir taraf olarak mı kabul ediyorlar, yoksa çözülmesi gereken bir güvenlik meselesinin toplumsal unsuru olarak mı görüyorlar?
Varılmak istenen hedef eşit yurttaşlık mıdır, demokratik bütünleşme midir, yoksa Kürdlerin kendi millî taleplerinden vazgeçerek mevcut devlet düzenine entegre edilip teslim alınması mıdır?
Bu soruların cevabı verilmeden, yalnızca “Silahlar susuyor.” denilerek bütün bir milletin yıllarca uğruna mücadele verdiği geleceği belirsizliğe bırakılamaz.
BARIŞ BAŞKA, TASFİYE BAŞKADIR
Yukarıda belirttiğim gibi silahların bırakılması çok değerlidir; fakat bir milletin siyasi, millî ve anayasal haklarından vazgeçmesi bambaşka bir meseledir.
PKK’nin silah bırakması, kendisini feshetmesi veya başka bir yapıya dönüşmesi kendi kararıdır. Bizler onların kararlarına katılmasak da saygı duyarız. Bu husus öncelikle o örgütün vereceği bir karardır. Fakat hiçbir örgüt, parti ya da kişi, elli milyonluk Kürd milletinin geleceği adına devlet, federasyon, özerklik, anayasal statü ve kendi kaderini belirleme taleplerinden vazgeçmemelidir.
Çünkü Kürd meselesi PKK ile başlamadığı gibi PKK’nin silah bırakmasıyla da sona ermez.
PKK, Kürd halkının çocukları tarafından kurulan elli yaşında bir örgüttür; Kürdler ise bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan kadim bir millettir.
Bir örgütün varlığı konjonktüre bağlı olabilir; fakat bir milletin dili, kimliği, toprağı ve özgürlük talebi asla konjonktürel değildir. Sömürgeci devletler, Kürd halkının geleceğini bu tür geçici siyasi hesaplarla ortadan kaldıramaz.
Bu nedenle örgütsel tasfiye ile Kürd meselesinin çözümünü birbirine karıştırmamamız gerekir. Eğer devletin hedefi yalnızca silahlı bir yapıyı ortadan kaldırmak, Kürdleri bireysel bazı haklarla mevcut düzene entegre etmek ve bütün millî talepleri “aşırı milliyetçilik” diye mahkûm etmekse ben şahsen buna barış değil, tasfiye derim.
ANAYASAL GÜVENCE OLMADAN HAK, LÜTUF OLARAK KALIR
Benim asıl itirazım tam da burada başlıyor.
Kürdlere birtakım kültürel imkânlar verilebilir. Kürtçe yayınların önü kısmen açılabilir, bazı üniversitelerde bölümler kurulabilir, seçim dönemlerinde birkaç Kürtçe cümle söylenebilir. Devlet televizyonlarında kısmen Kürtçe yayın ve programlar yapılabilir.
Bunların her biri geçmişe göre olumlu görülebilir. Ancak anayasal güvenceye bağlanmayan hiçbir hak kalıcı olamaz.
Bugün siyasi iktidarın hoşgörü gösterdiği bir hak, yarın başka bir iktidar tarafından yeniden yasaklanabilir. Kanunla verilen bir imkân, başka bir kanunla geri alınabilir. Genelgeyle açılan kapı, başka bir genelgeyle kapatılabilir.
Bir milletin varlığı iktidarların iyi niyetine bırakılamaz.
Kürdlerin dilini konuşabilmesi bir hükümet lütfu değil, doğuştan gelen millî bir haktır. Kürd kimliği seçimden seçime hatırlanacak kültürel bir renk değildir. Kürdistan ise yalnızca türkülerde ve tarih kitaplarında anılacak coğrafi bir hatıra olmamalıdır.
Gerçek bir barışın temelinde, Kürdlerin millet olarak anayasal bir çerçevede tanınması mutlaka yer almalıdır.
Kürtçe, anaokulundan üniversiteye kadar eğitim dili olmalı; kamusal alanda ve yerel yönetimlerde resmî güvenceye kavuşturulmalıdır. Yerel yönetimler güçlendirilmeli, halk kendi yaşadığı coğrafyanın yönetiminde gerçek anlamda söz ve karar sahibi olmalıdır.
Bunlar ayrılık talebi değil, eşitliğin asgari koşullarıdır.
BİZE “ŞİMDİLİK BUNLARLA YETİNİN” DENİLİYOR
Kürdlere uzun yıllardır aynı yöntem uygulanıyor:
Önce büyük umutlar yaratılıyor, ardından küçük bazı adımlar tarihî kazanımlar gibi sunuluyor. Sonra da Kürdlerden sabırlı olmaları, fazla talepte bulunmamaları ve “süreci bozmamaları” isteniyor.
Kürdlerin önüne her defasında şu seçenek konuluyor:
Ya verilenlerle yetineceksiniz ya da savaşın devamından sorumlu tutulacaksınız!
Bu, ilkeli ve dürüst bir yaklaşım değildir.
Barışı desteklemek ile haklarımızdan vazgeçmek arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Hem silahların susmasını hem de Kürd halkının millî ve anayasal haklarının güvence altına alınmasını mutlaka savunmalıyız.
Neden birinden vazgeçerek diğerini seçelim?
Elbette ki hem annelerimiz ağlamasın hem de dilimizden, kimliğimizden ve siyasal geleceğimizden vazgeçmek zorunda kalmayalım.
Barış, Kürdlere haklarından vazgeçmelerinin karşılığında verilecek bir ödül değildir. Barış, iki tarafın birbirinin varlığını ve meşru haklarını tanıdığı onurlu bir uzlaşmanın başlangıç adımıdır.
SÜRECİ DESTEKLEMEK, ELEŞTİRME HAKKINDAN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR
Bugün yapılan en büyük yanlışlardan biri, sürece dair benim gibi soru soran herkesi “barış karşıtı” ilan etmektir. Bunu yapan kimi kontrolsüz trollerin, millî birlik ve beraberliğin sağlanması için mutlaka kontrol altına alınmaları elzemdir.
Bizim gibi sürecin gelişim biçimini eleştirenlere, “Savaş devam mı etsin?”, “Gençler yeniden mi ölsün?” diye suçlamalar yöneltiliyor, hatta tehditler savruluyor. Bu insanlar ya okuduklarını anlamıyorlar ya da eleştirilerimizi savaş istemekle eş tutuyorlar.
Bu doğru değildir.
Ben savaş istemiyorum. Hiçbir Kürd ve Türk gencinin ölmesini kesinlikle istemiyorum. Hiçbir annenin evladının ardından ağıt yakmasını istemiyorum. Fakat tam da yeni acılar yaşanmasın diye kalıcı, adil ve anayasal bir çözüm talep ediyorum.
Çünkü adalete dayanmayan barış, geçici bir sessizliktir.
Sorunların üzerini örterek silahları bir süre susturabilirsiniz; fakat o sorunları ortadan kaldıramazsınız. Kürdlerin varlığı, dili, statüsü ve kendi kendilerini yönetme talebi çözüme kavuşturulmadığı sürece mesele farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkar.
Eleştiri süreci zayıflatmaz; aksine eksiklerini göstererek onu gerçek bir barışa dönüştürür. Sorgusuz itaat ise barışı değil, süregelen yanlışları güçlendirir.
BARIŞIN MUHATABI KÜRD HALKI OLMALIDIR
Kürd meselesi birkaç kişinin kapalı kapılar ardında yapacağı görüşmelerle çözülemez.
Bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak sözler, milyonlarca Kürdün geleceğini belirleyemez ve belirlememelidir. Hiçbir Kürd örgütü, kendisini Kürd milletinin tek temsilcisi ilan ederek halkın tarihsel süreç içerisinde talep edegeldiği haklardan vazgeçemez.
Kürd siyasi partileri, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, hukukçular, kadınlar, gençler, inanç toplulukları ve diasporadaki Kürdler sürece dâhil edilmelidir. Ortak bir Kürd iradesi oluşturulmadan yapılacak düzenlemeler, toplumsal meşruiyetten yoksun kalacaktır.
Ayrıca süreç şeffaf olmalıdır. Halk, kendi adına ne konuşulduğunu ve hangi hakların pazarlık konusu yapıldığını bilmelidir.
Barış gizli hesaplarla değil, açık ve güvenilir bir toplumsal sözleşmeyle kurulur.
GERÇEK BİR BARIŞ İÇİN ASGARİ TALEPLER
Kalıcı ve onurlu bir barış için en azından şu temel meseleler anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulmalıdır:
Kürdlerin millet olarak varlığının anayasal biçimde tanınması,
Kürtçenin bütün lehçeleriyle korunması ve eğitim dili olması,
Kürdlerin yoğun yaşadığı bölgelerde Kürtçenin kamusal ve resmî alanda kullanılabilmesi,
Güçlü ve demokratik yerel yönetimlerin kurulması,
Seçilmiş yöneticilerin idari kararlarla görevden alınmasına son verilmesi,
Siyasi mahkûmların durumu için adil ve kapsamlı bir hukuki düzenleme yapılması,
Sürgünde yaşayanların güvenli ve onurlu biçimde dönüşünün sağlanması,
Koruculuk ve kayyım gibi çatışma döneminin kurumlarının tasfiye edilmesi,
Köy boşaltmaları, faili meçhuller ve geçmişteki ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi,
Sürecin uygulanmasını denetleyecek bağımsız ve şeffaf mekanizmaların kurulması.
Bunlar bir millet için “aşırı” talepler değildir.
Asıl aşırılık, milyonlarca insanın kendi diliyle eğitim görme ve kendi kimliğiyle eşit yaşama isteğini tehlike olarak görmektir.
BEN ŞAHSEN BARIŞA DEĞİL, GÜVENCESİZLİĞE İTİRAZ EDİYORUM
Dolayısıyla mesele, “Süreci destekliyor musunuz, karşı mı çıkıyorsunuz?” sorusuna indirgenecek kadar basit değildir.
Evet, destekliyoruz.
Silahlar sussun.
İnsanlar ölmesin.
Analar ağlamasın.
Gençler dağlarda, cezaevlerinde ve sürgün yollarında ömür tüketmesin.
Fakat bunun karşılığında Kürdlerden millet olmaktan vazgeçmelerini kimse beklemesin. PKK ve Öcalan da halkımızın bu haklı taleplerini mutlaka aleni olarak dile getirsin.
Biz barışa değil, belirsizliğe karşıyız.
Biz çatışmasızlığa değil, tasfiyeye karşıyız.
Biz insanların evlerine dönmesine değil, halkımızın haklarının gelecek için güvencesiz bırakılmasına karşıyız.
Biz süreci bozmak istemiyoruz; tam aksine, sürecin gerçek bir barışa dönüşmesini istiyoruz.
Çünkü Kürd halkı artık geçici vaatler, seçim hesapları ve konjonktürel söylemlerle oyalanmak istemiyor. Bugün verilenin yarın geri alınmayacağı anayasal bir düzen istiyor.
Barış, Kürdlerin susması değildir.
Barış, Kürdlerin kendi kimliğiyle, diliyle, iradesiyle ve millî haklarıyla eşit yaşamasıdır.
Bunun için süreci destekliyorum; fakat eksiklerini söylemekten ve halkımın haklarını savunmaktan da asla vazgeçmiyorum.
Çünkü gerçek barış, eleştirinin susturulduğu yerde değil; hakikatin cesaretle söylendiği yerde kurulur.
Maaruf Ataoğlu
30 Ağustos 2026


