Kürdlerin savaşa mahkûm edilmesini savunmak ne kadar yanlışsa, barış adına her siyasal sonucu tartışılmaz ilan etmek de o kadar yanlıştır.
Barış değerlidir.
İnsan hayatı her türlü siyasi hesabın üzerindedir.
Silahların susması Kürdler açısından tarihsel bir kazanımdır.
Zira varlığını terörist olarak kabul eden örgüt yıllardır kimi uygulamalarıyla Kürd halkını terörize ediyordu.
Fakat barış ile teslimiyet arasındaki çizgiyi belirleyen şey silahların bırakılması değil, hakların ne olduğudur.
Gerçek barışta iki taraf da dönüşür.
Teslimiyette ise yalnızca bir taraf dönüşür.
Gerçek barış yeni bir hukuk üretir.
Teslimiyet mevcut hukuka kayıtsız şartsız dönüş talep eder.
Gerçek barış toplumun siyasal alanını genişletir.
Teslimiyet örgütü tasfiye ederken toplumsal meseleyi susturur ve dondurur.
Dolayısıyla sorulması gereken soru “Silah bırakılıyor mu?” sorusundan daha büyüktür:
Silah bırakıldıktan sonra Kürdlere nasıl bir siyasal ve hukuki gelecek bırakılıyor?
Çerçeve Yasanın Demokratik Ölçüsü Nedir?
Bu nedenle hazırlanacak veya tartışılacak herhangi bir çerçeve yasanın demokratik niteliği birkaç temel ölçüyle değerlendirilmelidir:
Kürd kimliği hukuken tanınıyor mu?
Anadil üzerindeki tarihsel sınırlamalar kaldırılıyor mu?
Eşit yurttaşlık yalnızca söylem olmaktan çıkarılıp anayasal güvenceye bağlanıyor mu?
Siyasal temsil ve örgütlenme özgürlüğü genişletiliyor mu?
Yerel demokrasi güçlendiriliyor mu?
Düşünce ve ifade özgürlüğü güvence altına alınıyor mu?
Kayyım ve benzeri olağanüstü yönetim pratiklerinin hukuki zemini ortadan kaldırılıyor mu?
Toplumun farklı Kürd siyasi gelenekleri sürecin öznesi olabiliyor mu?
Ve en önemlisi:
Kürdler bu sürecin konusu mu, yoksa öznesi mi?
Eğer bunların cevabı yoksa, kanunun adında “barış”, “demokrasi”, “toplumsal bütünleşme” veya başka hangi kavramın bulunduğunun hiçbir önemi kalmaz.
Çünkü hukukta başlık değil, norm önemlidir.
Siyasette vaat değil, sonuç önemlidir.
Tarihte ise niyetlerden çok ortaya çıkan düzen hatırlanır.
Sonuç: Mesele Bir Yasa Değil, Gelecek Tasavvurudur
Bugün Kürdlerin önündeki temel soru, PKK’nin geleceğinin ne olacağından çok çok daha büyüktür.
Asıl soru:
PKK sonrasında Kürd meselesinin ne olacağıdır.
Eğer bir örgütün tasfiyesi aynı zamanda Kürdlerin kolektif siyasal taleplerinin de tasfiyesi anlamına getiriliyorsa, buna çözüm demek mümkün değildir. Bu, devletin kendi kendisini kandırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Eğer silah bırakmanın karşılığında hukuk demokratikleşiyor, kimlik üzerindeki baskılar kalkıyor, ifade alanı genişliyor ve Kürdler eşit yurttaşlar olarak siyasal sistemin özgür özneleri hâline geliyorsa, bunu desteklemek gerekir.
Fakat bunun yerine Kürdlere;
“Artık mesele bitmiştir.”
“Daha fazlasını istemeyin.”
“Devletin ve münfesih PKK’nin belirlediği sınırlar içerisinde siyaset yapın.”
“Size uygun görülen hukuki statüyü kabul edin.”
deniliyorsa, o zaman çok daha ciddi bir tarihsel tartışmanın eşiğindeyiz demektir.
Ve belki de bugün sorulması gereken en rahatsız edici soru şudur:
Kürdler silahlardan mı arındırılıyor, yoksa siyasal taleplerinden arındırılarak mı esaret altına alınıyor?
Çünkü bir milleti yenmenin en kalıcı yolu onun ordusunu yenmek değildir.
Bir milleti asıl teslim alan şey, ona kendi taleplerinden vazgeçmesini kendi iradesiymiş gibi kabul ettirebilmektir.
İşte bu nedenle mesele yalnızca bir “çerçeve yasa” meselesi değildir.
Mesele, çerçevenin kim tarafından çizildiği, Kürdlerin o çerçevenin neresinde durduğu ve en önemlisi, o çerçevenin dışında kalan Kürd milletinin tarihsel haklarının ne olacağıdır.
Lozan’dan yüz yılı aşkın zaman sonra tarih Kürdlere aynı soruyu farklı kelimelerle yeniden soruyor olabilir:
Başkalarının sizin için çizdiği çerçevenin içinde bir gelecek mi yaşayacaksınız, yoksa kendi geleceğinizin demokratik, çoğulcu ve özgür özneleri mi olacaksınız?
Bu sorunun cevabını ne Ankara tek başına verebilir ne Öcalan ne bir örgüt ne de bir parti.
Cevabın sahibi Kürd milletinin kendisidir ve öyle olmalıdır.
Maaruf Ataoğlu
8 Ağustos 2026


