Bir elde “barış kilimi”, diğer elde kanayan bir coğrafya.
Abdullah Öcalan’ın Şanlıurfa’da özel dokutturulduğu kilimin, DEM İmralı Heyeti eliyle Devlet Bahçeli’ye sunulması; ardından Bahçeli’nin “Türk–Kürt birliği” vurgusuyla kilime “27 Şubat 2025 Barış ve Demokrasi Kilimi” adını vermesi…
Sembollerle konuşulan bir siyaset sahnesi bu.
Ama tam da burada durup sormak gerekiyor:
Hangi barış? Kimin demokrasisi?
Rojava’da insanlar ölürken, şehirler boşalırken, yüzbinlerce Kürt yerinden edilirken; barışın adı bir kilime yazılıyorsa, bu barış kimin yarasını sarıyor?
Kilim kültürdür, emektir, hafızadır. Ama kanın üzerini örten bir örtüye dönüştüğünde, adı barış olsa da kendisi suskunluk anlaşması olur.
Bu fotoğraf şunu söylüyor:
• Barış sembolle ilan ediliyor,
• Çözüm metaforla anlatılıyor,
• Acı ise sahada yaşanıyor.
Gerçek barış, protokol odalarında isim verilen objelerle değil; ölüm durduğunda, sürgün bittiğinde, irade tanındığında başlar.
Demokrasi de, tarafların birbirine teşekkür ettiği cümlelerde değil; hesap verebilirlikte, eşit yurttaşlıkta ve öz-belirlenim hakkının tanınmasında anlam kazanır.
Bugün sergilenen şey, barışın kendisi değil; barışın vitrini.
Vitrin parlak olabilir ama arka depoda hâlâ kan, yıkım ve sessizlik varsa; o kilim, tarih önünde bir gün hesap soran bir belgeye dönüşür.
İşte asıl soru burada duruyor:
Barış, sahada mı kurulacak; yoksa Kürt halkı sembollerle mi katledilecek?


