Politik İkiyüzlülüğün Anatomisi:
Birleşik Bağımsız Kürdistan’dan Kültürel Hakların Bile Talep Edilmediği Bir Sonuca Gelmek
Bir siyasal hareketi değerlendirmenin en doğru yollarından biri, onun bugün söylediklerini dün söyledikleriyle karşılaştırmaktır.
Çünkü siyaset yalnızca sonuçlarla değil, verilen sözlerle; yalnızca bugünkü açıklamalarla değil, o açıklamalara ulaşıncaya kadar toplumlara ödetilen bedellerle de değerlendirilir.
Kürd meselesinde bugün yüzleşmemiz gereken temel sorulardan biri tam olarak budur:
Bir halk elli yıl boyunca neye inandırıldı, hangi hedef uğruna mücadeleye çağrıldı ve elli yılın sonunda önüne ne konuldu?
Başlangıçtaki İddia İdrak Edilemeyecek Kadar Küçük Değildi
Kuzeyden Güneybatı’ya, Güneyden Doğu’ya parçalanmış Kürdistan’ın birleştirilmesi ve Birleşik Bağımsız Kürdistan’ın savaşarak kurulması, siyasal mücadelenin nihai hedefi olarak tanımlandı ve anlatıldı.
Bir kuşak bu söylemle büyüdü.
Genç insanlar bu hedef uğruna dağlara çıktı. Aileler çocuklarını kaybetti. Köyler boşaltıldı, yakıldı. İnsanlar yerlerinden edildi. Avrupa’dan metropollere uzanan, neredeyse Kuzey Kürdistan’ın nüfusu kadar büyük bir Kürd diasporası oluştu. Cezaevleri doldu. Faili meçhul cinayetler, işkenceler, yasaklar ve zorunlu göçler toplumun hafızasına ilmik ilmik kazındı.
Çatışmanın bütün taraflarının eylemleri sonucunda yüz binlerce insan yaşamını yitirdi; çok daha fazlası yaralandı, sakat kaldı veya yaşadığı topraklardan koparıldı.
Bütün bunlar yaşanırken halka söylenen şuydu:
Bu bedel özgürlük içindir.
Peki bugün?
Bugün artık bağımsız Kürdistan talebi yok.
Birleşik Kürdistan yok.
Federasyon talebi yok.
Özerklik talebi dahi siyasal gündemin merkezinde değil.
Kürdlerin kolektif siyasal statüsünün anayasal güvence altına alınması konusunda açık ve bağlayıcı hiçbir hedef ortaya konulmuyor.
Anadilde eğitimin dahi hangi hukuki güvenceyle sağlanacağı belirsiz.
Dahası, bir zamanlar uğruna insanların ölüme gönderildiği ulusal hedeflerin yerine, Kürd halkının en temel kültürel, dilsel ve siyasal haklarını dahi açık biçimde talep etmekten kaçınan, hatta bunu gereksiz gören yeni bir söylem ve paradigma geliştiriliyor.
İşte burada mesele artık yalnızca strateji değişikliği değildir.
Mesele ahlakidir.
Mesele siyasidir.
Ve en önemlisi, mesele hesap verme meselesidir.
Bir Hareket Fikrini Değiştirebilir; Geçmişini Değiştiremez
Elbette siyasal hareketler görüş değiştirebilir.
Dünyadaki koşullar değişebilir. Mücadele yöntemleri değişebilir. Bağımsızlık isteyen bir hareket zaman içerisinde federasyonu, özerkliği veya demokratik uzlaşmayı tercih edebilir.
Bunda tek başına ahlaki bir sorun yoktur.
Fakat elli yıl boyunca bir halka belirli bir hedef uğruna ağır bedeller ödetilmişse, o hedef terk edilirken yapılması gereken ilk şey geçmişi inkâr etmek ve milletin varlığının üstünü örtmek değil, geçmişin hesabını da vermektir.
“Yanıldık” denilebilir.
“Dünya değişti” denilebilir.
“Bu hedef artık gerçekleştirilebilir değildir” denilebilir.
Hatta açıkça:
“Halkımıza ulaşamayacağımız, ham hayal hedefler gösterdik ve bunun ağır sonuçları oldu.”
da denilebilir.
Bu, en azından böylesi bir yaklaşım, siyasal dürüstlüktür.
Fakat başlangıçta bağımsız devlet için savaş çağrısı yapıp, daha sonra şehirleri kurtaracağız diye Hendek ve Barikat operasyonları sonucunda binlerce lise düzeyindeki genci ölüme gönderip; bugün sanki böyle bir hedef hiç olmamış ve asla savunulmamış gibi konuşmak, tabiri caizse bir ikiyüzlülüktür.
Dün ulusal kurtuluş savaşı dediğiniz mücadeleyi bugün başka kavramlarla açıklamak; dün uğruna insanların hayatlarını ortaya koyduğu hedefleri bugün küçümsemek veya inkâr etmek, yalnızca paradigma değişikliği değildir.
Bu, yeni bir projenin parçası olarak siyasal hafızanın yeniden yazılmasıdır.
Asıl İkiyüzlülük Nerede Başlıyor?
Politik ikiyüzlülük, düşüncenin değişmesinde başlamaz.
Değişimin bedelini başkalarına ödetip değişimin hesabını kendin vermediğin yerde başlar.
Bir lider veya hareket elli yıl sonra da düşüncesini değiştirebilir ve mücadelede yenilmiş de olabilir.
Fakat özgürlük uğruna ölenlerin, faili meçhullerin, mezarı olmayan insanların hatırasına saygı gereği; hiçbir talep ileri sürmeden, her şeyi yok sayarak yeni bir başlangıç yazamazsınız.
Çocuğunu kaybetmiş annenin geçmişini yok sayarak yeniden ona plan yazamazsınız.
Köyünden sürülmüş insanın yaşadıklarını yeni bir paradigma ilan ederek ortadan kaldıramazsınız.
Cezaevinde yıllarını geçirmiş insanın ömrünü ona geri veremezsiniz.
Bir kuşağın kaybettiği gençliği yeni siyasal terminolojiyle tarihleyerek telafi edemezsiniz.
Dolayısıyla mesele şudur:
Eğer bugünkü siyasal sonuç doğruysa, elli yıl boyunca neden bunun tam tersinin bedelini bu halka ödettiniz?
Eğer bağımsız devletçilik yanlışsa, neden binlerce genci bu hedef etrafında seferber ederek ölüme gönderdiniz?
Eğer ulus-devlet düşüncesi yanlışsa, neden yıllarca ulusal kurtuluş mücadelesi söylemini kullandınız?
Eğer çözüm Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde demokratikleşmeyse, bunun için neden yarım yüzyıllık silahlı mücadele gerekliydi?
Ve bugün kültürel haklar bile gereksiz ve demokratik haklar yeterli görülüyorsa, bunların çok daha fazlasını savunan insanları geçmişte neden hain, teslimiyetçi veya mücadele düşmanı olarak suçladınız?
Bu yazdıklarımın hiçbiri hakaret değildir.
Bunlar tarih karşısında cevaplandırılması gereken siyasal sorulardır.
Milletlerin Hafızası Liderlerin Mülkü Değildir
Buradaki en tehlikeli anlayış, bir halkın tarihini bir liderin veya örgütün siyasal dönüşümüne göre yeniden dönüştürerek yazabileceğini düşünmektir.
Oysa Kürd halkının tarihi herhangi bir liderin biyografisinden çok ama çok daha büyüktür.
Bu gibi örgütler kurulmadan önce de Kürdler vardı.
Liderler ortaya çıkmadan önce de Kürd meselesi vardı.
Herhangi bir örgüt veya lider tarih sahnesinden çekildikten sonra da Kürdler var olmaya devam edecektir.
Dolayısıyla hiçbir kişi veya örgüt:
“Dün bağımsızlık istiyorduk, bugün istemiyoruz; dolayısıyla Kürd halkı da bunu istememelidir.”
deme hakkına ve lüksüne sahip değildir.
Çünkü bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkı, herhangi bir liderin kişisel düşünsel serüvenine asla ve kat’a bağlı değildir.
En Büyük Travma, Ölümlerden Sonra Mücadelenin Anlamının da Kaybedilmesidir
Bir toplum için trajedi yalnızca insanlarını kaybetmek değildir.
Daha ağır olanı, insanların hangi amaç uğruna kaybedildiğinin yıllar sonra anlamsızlaştırılması ve belirsizleştirilmesidir.
Bir anne oğlunun neden öldüğünü soruyorsa…
Bir eski savaşçı “Ben ne uğruna mücadele ettim?” diyorsa…
Sürgündeki insan “Neden ülkemden ayrıldım?” diye yeniden düşünüyorsa…
Ve yeni kuşak, geçmişte söylenenlerle bugün söylenenler arasında bağ kuramıyorsa…
orada yalnızca siyasal yenilgi değil, kolektif anlam krizi vardır.
Asıl travma da burada başlar.
Çünkü toplumdan yalnızca canı, zamanı ve toprağı alınmamıştır.
Yaşadığı acıya verdiği anlam da böylece elinden alınmaktadır.
Barış Hesapsızlık Değildir
Bütün bunları söylemek de savaşı savunmak değildir.
Tam tersine.
Barış çok değerlidir.
Silahların susması değerlidir.
Bir tek insanın dahi artık ölmemesi, başlı başına savunulması gereken insani bir değer ve sonuçtur.
Fakat barış başka şeydir; geçmişin hesabını vermeden geleceğe yön çizerek kendini aklamak bambaşka şeydir.
Silah bırakmak başka şeydir; elli yıllık siyasal çizginin terk edilmesi ve hesabının verilmemesi başka şeydir.
Hele hele sicili böylesine kabarık olan, “kendisini terörist olarak tanımlayarak imza altına alan” bir hareketin yeni bir proje siyaseti geliştirmek istemesi başka şeydir; dün söylenenleri hiç söylenmemiş kabul etmek çok daha başka şeydir.
Gerçek barış, hafızasızlık üzerine kurulamaz.
Çünkü hesaplaşmadan kurulan barış, geçmişin sorularını çözmez; yalnızca kırılmaları erteler.
Sonuç: Bir Halktan Elli Yılını, Evlatlarını, Kaynaklarını İsteyip Ona Hiçbir Açıklama Borcunun Olmaması Mümkün mü?
Asıl soru bugün bağımsız Kürdistan’ın mümkün olup olmadığı değildir.
Asıl soru çok daha yalındır:
Bir halka elli yıl boyunca bir hedef gösterip o hedef uğruna ağır bedeller ödetildikten sonra, sonunda o hedefin tam tersini savunurken hiçbir açıklama yapmadan yolunuza devam edebilir misiniz?
Edemezsiniz.
Çünkü siyasal liderlik yalnızca insanlardan fedakârlık isteme yetkisi değildir.
Aynı zamanda o fedakârlığın hesabını verme sorumluluğudur.
Kürd halkının bugün ihtiyacı yeni kutsallar, yeni değişmez önderler veya yeni sorgulanamaz paradigmalar değildir.
Kürd halkının ihtiyacı hakikattir.
Kim ne söyledi?
Ne vaat etti?
İnsanlardan ne istedi?
Hangi hedef uğruna hangi bedeller ödendi?
Ve elli yılın sonunda o hedeflerden geriye ne kaldı?
Bu sorular sorulmadan geçmişle yüzleşilemez.
Geçmişle yüzleşilmeden de gelecek kurulamaz.
Çünkü bir halkın elli yılını almak mümkündür.
Ama o elli yılın hesabını tarihten silebilmek hiçbir zaman mümkün değildir.
Maaruf Ataoğlu
10 Ağustos 2026


