Enfal: Kur’an’ın Adıyla Örtülmeye Çalışılan Bir Soykırım ve Irak’ın Bitmeyen Sorumluluğu
Bazı acılar vardır; üzerinden yüzlerce yıl geçse de geçmiş olmaz. Çünkü mezarlar açılmamış, kayıpların tamamı bulunmamış, geride kalanlar adalete kavuşmamış ve toplum yaşananlarla gerçek anlamda yüzleşmemiştir. Kürd halkına karşı yürütülen Enfal Harekâtı, böylesi bir insanlık suçudur.
1983 - 1989 yılında Saddam Hüseyin yönetimindeki Baas rejiminin Irak Kürdistanı’nda yürüttüğü Enfal operasyonları sıradan bir askerî harekât değildi. İnsan hakları kuruluşlarının araştırmaları; kitlesel infazları, on binlerce insanın kaybedilmesini, kimyasal silah kullanımını, yüz binlerce insanın zorla yerinden edilmesini ve binlerce Kürd köyünün yok edilmesini belgeledi. Enfal, Kürd kolektif hafızasında 182 bin insanın kaybedilmesiyle özdeşleşmiştir. Uluslararası araştırmalarda kesin sayı konusunda farklı tahminler bulunsa da yaşananların sistematik niteliği ve bir halkın belirli bir bölümünün hedef alınması tartışmanın esasını oluşturmaktadır.
Fakat Enfal’i daha da ürpertici kılan başka bir gerçek vardır: Bir halkın yok edilmesine Kur’an’dan bir isim verilmek istenmiştir.
Enfal Suresi Bir Soykırım Fetvası Değildir
“Enfal”, Kur’an-ı Kerim’in sekizinci suresinin adıdır ve savaş ganimetleriyle ilişkilidir. Baas rejimi ise Kürdlere karşı yürüttüğü imha operasyonuna “Enfal” adını verdi. İşte burada insanlık suçunun yanında çok ağır bir din istismarı ortaya çıkmaktadır.
Çünkü öldürülenler başka bir dine mensup istilacılar değildi. Aralarında Müslüman Kürdler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve silahsız siviller vardı. Camileriyle, mezarlıklarıyla, evleriyle yaşayan Kürd köyleri vardı. Dolayısıyla burada Kur’an’ın hükmünden değil, Kur’an’ın siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılmasından söz etmek gerekir.
Soykırımların sosyolojisi çoğu zaman benzer bir mekanizmayla işler: Bir devlet yok etmek istediği topluluğu önce düşmanlaştırır, ardından hain ilan eder, insanlığından soyutlar ve sonunda ona yapılan zulmü siyasi, ahlaki veya dini bakımdan kabul edilebilir göstermeye çalışır. Önce insanın kimliği suç hâline getirilir; sonra o insanın hayatı değersizleştirilir. Enfal’de hedef hâline getirilen kimlik Kürdlüktü.
İnsanlar Neden Seçildi?
Enfal’in en korkunç boyutlarından biri, insanların aileleriyle birlikte toplanması, uzak bölgelere ve çöllere sevk edilmesi, çok sayıda insanın diri olarak toplu mezarlara gömülmesidir.
Burada şu soruları sormak zorundayız: Amaç yalnızca silahlı bir gücü yenmek olsaydı, çocuklar neden öldürüldü? Amaç yalnızca güvenlik olsaydı, köyler neden ortadan kaldırıldı? Amaç yalnızca savaşı kazanmak olsaydı, insanların evleri, yaşam alanları ve toplumsal dokusu neden sistematik biçimde yok edildi?
Dolayısıyla mesele yalnızca kaç insanın öldürüldüğü değildir. Asıl soru şudur: Bu insanlar neden seçildi? Enfal’i soykırım yapan hukuki, siyasi ve ahlaki meselenin merkezinde bu soru bulunmaktadır. Ve cevabı Kürd kimliğinden bağımsız değildir.
Baas Rejiminin Suçu, Ama Aynı Zamanda Irak Devletinin Sorumluluğudur
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Enfal’in suçunu bugünkü Irak halkının tamamına, hele bütün Arap halkına yüklemek ne adildir ne de doğrudur. Fail, Saddam Hüseyin’in Baas rejimi ve onun emir-komuta mekanizmasıdır. Ancak rejimlerin değişmesi, devletlerin geçmişten doğan sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Nitekim Enfal yalnızca tarihçilerin veya insan hakları örgütlerinin soykırım olarak değerlendirdiği bir olay değildir; Irak Yüksek Ceza Mahkemesi’nin Enfal yargılamalarında da soykırım suçlaması ve niteliği hukuki sürecin merkezinde yer almıştır.
Fakat mahkeme kararları tek başına hafızayı kapatamaz. Çünkü adalet yalnızca celladın cezalandırılması değildir; mağdurun hakkının teslim edilmesidir.
Irak devletinin sorumluluğu bu nedenle devam etmektedir. Toplu mezarlar açılmalı, bulunan insanların kimlikleri belirlenmeli, kayıpların akıbeti açıklanmalı, devlet arşivleri açılmalı, mağdur aileleri maddi ve manevi olarak tazmin edilmeli ve Enfal gelecek kuşaklara bütün gerçekliğiyle bir insanlık suçu olarak öğretilmelidir. Çünkü devletlerin özrü yalnızca sözle olmaz; devletlerin özrü adaletle olur.
Enfal Yalnız İnsanları Değil, Bir Toplumun Hafızasını Hedef Aldı
Soykırım yalnızca insan bedenlerini ortadan kaldırmaz. Bir toplumun hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kuşaklar arasındaki devamlılığını da parçalar.
Bir köyü yok ettiğinizde yalnızca evleri yıkmazsınız; mezarlıkları, çocukluk hatıralarını, aile bağlarını, insanların topraklarıyla ilişkisini ve dilin yaşadığı mekânı da yok edersiniz. Kısacası bir halkın “Biz burada vardık.” diyebilmesinin maddi izlerini silmeye çalışırsınız.
Bu nedenle Enfal sırasında binlerce Kürd köyünün tahrip edilmesini yalnızca askerî bir uygulama olarak görmek mümkün değildir. Bu, Kürd toplumunun sosyal ve kültürel dokusuna yönelmiş sistematik bir yıkımdı. Ve bu yıkımın acısı kuşaktan kuşağa taşındı.
Bugün hâlâ bir anne, eş veya çocuk toplu mezarlardan çıkacak bir yakınının izini bekliyorsa, 1983’de başlayan Enfal onun açısından henüz bitmemiştir. Çünkü mezarı bulunmayan insanın yası bile tamamlanamaz.
Müslüman Dünyası da Enfal’le Yüzleşmelidir
Enfal yalnız Irak devletinin değil, Müslüman dünyanın vicdanında da sorgulanması gereken bir meseledir. Kur’an’ın bir suresinin adı, çoğunluğu Müslüman olan bir halkın imhasına yönelik operasyonun adına dönüştürüldüyse, İslam dünyasının buna yalnız siyasi değil dini ve ahlaki bir cevap vermesi gerekir.
Açıkça söyleyelim: Enfal Suresi Kürdlerin öldürülmesinin fetvası değildir. Kur’an çocukların toplu mezarlara gömülmesinin kitabı değildir. İslam, herhangi bir halkın kimliğinden dolayı yok edilmesinin meşruiyet kaynağı yapılamaz.
Baas rejiminin yaptığı bu nedenle yalnız Kürd halkına karşı işlenmiş büyük bir suç değildir; aynı zamanda kutsal bir kavramın devlet şiddetinin propagandasına dönüştürülmesidir. Buna karşı çıkmak Kur’an’a karşı çıkmak değil; tam tersine Kur’an’ın adının cinayetlere kalkan yapılmasına karşı çıkmaktır.
Enfal Yalnız Kürdlerin Meselesi Değildir
Nasıl Holokost yalnız Yahudilerin, Ruanda yalnız Tutsilerin, Srebrenitsa yalnız Boşnakların meselesi değilse; Enfal de yalnız Kürdlerin meselesi değildir. Çünkü soykırımda öldürülen belirli bir halktır; fakat saldırıya uğrayan değer insanlığın kendisidir.
Bu nedenle Kürdlerin talebi intikam değil adalet olmalıdır. Arap halkını suçlamak değil, suçun devlet mekanizmasını ortaya çıkarmak gerekir. Yeni düşmanlıklar yaratmak değil, aynı felaketlerin bir daha yaşanamayacağı hukuki ve toplumsal düzeni kurmak gerekir.
Ancak barış adına unutmak da kabul edilemez. Çünkü hakikat olmadan yüzleşme, yüzleşme olmadan adalet, adalet olmadan kalıcı barış olmaz.
Enfal bir askerî operasyon değildi. Bir halkın insanlarıyla, köyleriyle, hafızasıyla ve geleceğiyle birlikte hedef alınmasıydı. Ve tarihin belki de en ağır ironilerinden biri, bütün bunların üzerine Kur’an-ı Kerim’in bir suresinin adının yazılmış olmasıdır.
Kur’an’ın adıyla soykırım meşrulaştırılamaz. Devlet adına işlenen suç tarihin karanlığına gömülemez. Toplu mezarların üzeri kapatılarak hakikat kapatılamaz.
Irak devleti, Baas rejiminin işlediği Enfal soykırımıyla yalnız geçmişin acı bir hatırası olarak değil; hukuki, siyasi, ahlaki ve toplumsal sonuçlarıyla yüzleşmelidir.
Kürd halkının talebi de açık olmalıdır: İntikam değil adalet. İnkâr değil hakikat. Lütuf değil tazminat. Unutmak değil yüzleşmek.
Ve insanlığın ortak hafızasına şu cümle yazılmalıdır:
Enfal Kürdlerin başına geldi; fakat insanlığa karşı suç işlendi.
Maaruf Ataoğlu
31 Temmuz 2026


