Bir MezarZiyaretine Hasret Bırakılanlar
Bu gün bayram siyaset yazmayacağım. Bayram sabahı insanın içini en çok acıtan şey bazen yalnızlık değil;
toprağına dokunamamak, anne-babanın mezarı başında bir Fatiha okuyamamaktır…
Bu bayram da sürgündeyim…
Binlerce kilometre ötede,
çocukluğumun dağlarından,
anamın duasından,
babamın mezar taşından, toprağımdan uzakta…
Bir insanın,
annesinin mezarına gidemeyecek kadar
ne suçu olabilir ki?
Hangi mahkeme,
hangi vicdan,
hangi adalet
bir evladı kendi toprağına hasret bırakabilir?
Benim suçum neydi?
Kürd olarak doğmak mı?
Anamın bana ninnileri Kürtçe, Zazaca söylemesi mi?
Babamın emek ve buğday kokan elleriyle bana ülke, “memleket” sevgisi öğretmesi mi?
Hani yaradılanı seviyordunuz Yaradan’dan ötürü?
Hani dilinden, dininden, kimliğinden dolayı
kimseyi ayırmıyordunuz?
Peki neden bizim bayramlarımız hep eksik?
Neden bizim sofralarımızda hep sürgün konuşulur?
Mezarımızın, memleketimizin hasretini neden çekiyoruz?
Bu nasıl bir kaderdir ki;
insan kendi ülkesine yabancı,
kendi halkına mahkûm,
kendi acısına sürgün edilir…
Ve yine de içimizde bir umut kalır;
belki bir gün dönüş olur diye…
Bir gün bir bayram sabahı,
anamın mezarının başında sessizce ağlayabilmek için…
Çünkü bazı insanların vatanı
sadece bir coğrafya değildir;
annesinin mezarıdır,
babasının sesi
ve çocukluğunun geçtiği toprağıdır…
Maaruf Ataoğlu
27.05.2026


