BONN’DAKİ DIAKURD KONFERANSI ÜZERİNE:
UMUT, ÖZ ELEŞTİRİ VE DİASPORANIN TARİHİ SORUMLULUĞU
Dün Bonn’da Diakurd tarafından düzenlenen konferansa katıldım.
Öncelikle emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Çünkü Kürd meselesinin konuşulduğu, farklı görüşlerin bir araya gelebildiği her platform benim açımdan oldukça değerlidir.
Konferansta yapılan konuşmaların genelinde ortak bir duygu hâkimdi:
Kürd halkının umutlarını diri tutmak, geleceğe olan inancını korumak ve milli haklar mücadelesinin devam edeceğine olan güveni güçlendirmek.
Bu yönüyle konferansın önemli bir moral ve motivasyon işlevi gördüğünü söylemek mümkündür.
Ancak dikkatimi çeken ve neredeyse bütün konuşmalarda farklı biçimlerde dile getirilen ortak bir rahatsızlık da vardı:
Kürd siyasi hareketlerinin ve liderlerinin ortak bir mücadele hattı oluşturamamaları.
Yıllardır birlikten söz ediyoruz.
Yıllardır ulusal kongrelerden, ortak programlardan ve milli dayanışmadan bahsediyoruz.
Ancak pratiğe baktığımızda, her parti kendi alanını korumaya, her yapı kendi etkisini sürdürmeye, her lider kendi çevresini genişletmeye çalışıyor.
Sonuçta ise ortaya ortak bir milli strateji çıkmıyor.
Bugün Kürd halkının yaşadığı en büyük sorunlardan biri, dış baskılar kadar iç parçalanmışlıktır.
Çünkü tarih göstermiştir ki bölünmüş toplumlar haklarını almakta zorlanırlar.
Birlik, sadece duygusal bir söylem değil, siyasi bir zorunluluktur.
Konferansın akademik tartışmalar bölümünde ise bana göre en dikkat çekici ve üzerinde en fazla düşünülmesi gereken konu diaspora meselesiydi.
Uzun yıllardır Kürd siyaseti, büyük ölçüde dört parçadaki günlük siyasi gelişmelerin etkisi altında şekillenmektedir.
Oysa milyonlarca Kürd, başta Avrupa olmak üzere Diaspora’da yaşamaktadır.
Ekonomik olarak güçlü, eğitim seviyesi yüksek, demokratik sistemler içerisinde siyaset yapabilme imkânına sahip, nüfus olarak oldukça kalabalık; ancak örgütlü güç olarak henüz istenilen düzeye ulaşamamış büyük bir diaspora kitlesi oluşmuştur.
Tüm bu gelişmelere rağmen ne yazık ki diaspora hâlâ belirleyici bir siyasi merkez hâline gelebilmiş değildir.
Konferansta dile getirilen önerilerden biri tam da bu noktada önem kazanmaktadır:
Diasporanın kendi siyasal iradesini oluşturması ve bunu kurumsallaştırması önerisidir.
Hatta bunun bir adım ötesine geçilerek bir Diaspora Parlamentosu oluşturulması düşüncesi dile getirildi.
Bu öneri üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü dört parçadaki siyasi hareketler maalesef çoğu zaman yerel dengelerin, bölgesel baskıların ve günlük siyasi hesapların etkisi altında hareket etmektedir.
Diaspora ise daha özgür düşünebilen, daha uzun vadeli planlar yapabilen, uluslararası diplomasiye daha kolay erişebilen ve ekonomik kaynaklara sahip bir konumdadır.
Dolayısıyla diaspora yalnızca destek veren bir çevre değil, aynı zamanda yön gösteren, strateji üreten ve Kürdistan’ın ve Kürdlerin Self-Determinasyon hakkını savunan bir merkez hâline gelebilmelidir.
Böyle bir yapının temel görevi elbette ki herhangi bir partinin uzantısı olmak değil, Kürd milletinin ortak çıkarlarını savunmak olmalıdır.
Dört parçadaki siyasi yapılara ulusal sorumluluklarını hatırlatmak, ortak hedefler konusunda baskı oluşturmak ve Kürd halkının temel hakları etrafında ortak bir siyasal zemin geliştirmek, bu yapının en önemli görevlerinden biri olabilir.
Bu çerçevede konferansta özellikle vurgulanan konu, Kürdistan’ın dört parçasında Kürd halkının kendi geleceğini belirleme hakkı olan Self-Determinasyon ilkesinin yeniden merkezi bir hedef hâline getirilmesi gerektiğiydi.
Bu konu uzun yıllardır kimi çevrelerin manipülatif yaklaşımları sonucunda ya erteleniyor ya da çeşitli siyasi gerekçelerle özellikle geri plana itiliyor.
Oysa Kürd halkı gibi ülkesi ve coğrafi sınırları bulunan, yüzyıllardır özgürlük mücadelesi veren bir milletin kendi geleceğini belirleme hakkı ertelenemez evrensel bir haktır.
Kürd halkı açısından da bu hak, herhangi bir ideolojik tercih değil, temel ulusal bir hak ve demokratik bir taleptir.
Elbette bunun yöntemi, zamanı ve uygulanma biçimi tartışılabilir.
Ancak tartışılamayacak olan tek şey, Kürd halkının kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma hakkıdır.
Bugün Bonn’daki konferanstan ayrılırken aklımda kalan en önemli düşünce şuydu:
Kürdler artık yalnızca neye karşı olduklarını değil, neyi birlikte inşa etmek istediklerini de konuşmak zorundadırlar.
Çünkü geleceği belirleyecek olan şey yalnızca geçmişin acıları değil, ortak bir gelecek tasavvurunun varlığıdır.
Ve belki de bu ortak geleceğin inşasında en büyük sorumluluk, dört milyonu aşkın nüfusa sahip diasporanın omuzlarındadır.
Maaruf Ataoğlu
14 Haziran 2026




