Böyle Bir Evden Müze Olur mu?
Yoksa Bir Türbe mi İnşa Ediliyor?
Bir ev…
Taştan, topraktan, hatıradan yapılmış sıradan bir mekân.
Ama mesele o ev değil.
Mesele, o evin neye dönüştürülmek istendiğidir.
Bugün tartışılan şey; bir yapının korunması değil, bir anlamın, bir sembolün ve bir tarihin nasıl yazılacağıdır.
Sormak gerekiyor:
Bu bir anma mı, yoksa bir anlatı inşası mı?
Bir insanın doğduğu evin korunması anlaşılabilir.
Bu, kültürel bir refleks, hatta insani bir hassasiyettir.
Ama bir ev, ne zaman sıradanlıktan çıkarak kutsiyet addeden ideolojik bir mekâna dönüşürse?
İşte mesele tam burada başlar.
Eğer bir ev, sadece Öcalan “orada yaşadı” denilerek korunuyorsa, bu bir nostaljidir.
Ama eğer o ev, bir hareketin, bir ideolojinin ve bir tarih yorumunun merkezine oturtularak yerleştiriliyorsa,
bu artık mimari değil, bilinçli siyasi bir mit tercihidir.
Daha açık soralım:
Bu müze, bir şahsın hatırası için mi kuruluyor?
Yoksa o şahsın inişleriyle çıkışlarıyla, çelişkileriyle ve kırılmalarıyla
Kürdistan tarihine mal edilmesi için mi inşa ediliyor?
Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.
Birincisi bireyseldir.
İkincisi ise Kürd halkının kolektif hafızasını şekillendirmek isteme girişimidir.
Ve bu kolektif hafıza, kimsenin tekeline bırakılamayacak kadar çok çok kıymetlidir.
Kürd halkının tarihi;
tek bir eve, tek bir isme, tek bir anlatıya sığmayacak kadar çok güçlü ve derindir.
Bu halkın hafızasında;
isimsiz anaların ağıtları,
dağlarda kaybolan gençlerin izleri, konuşması yasaklanan özgürlük savaşçılarının dilleri, suskunluğun pençesinde sürgün yollarına sürüklenerek parçalanan yaşamın, hayatların ahı vardır.
Böylesi bir travma ve acıların tarihi varken, bir evi merkeze koymak;
farkında olarak ya da olmayarak, Kürdistan tarihini bilerek daraltmak değil midir?
Bir başka soru daha:
Bir ev müze yapılırken,
Kürdistan halkının acılarıyla yoğrulmuş o evin temsil ettiği düşünce de mi “dokunulmaz” ilan edilecek?
Eğer öyleyse, bu bir müze değil,
olsa olsa bir düşüncenin kutsama mekânı olur.
Oysa Kürd halkının en büyük ihtiyacı; bu yapay kutsallar değil, eleştirel akıldır.
Tarih; kutsanacak şekilde korunarak değil, doğru okunarak yaşar.
Mekânlar; yüceltilerek değil, anlamlandırılarak değer kazanır.
Eğer bir müze yapılacaksa,
o müze bir kişinin değil,
bir halkın çok sesli hafızasını, acılarını ve anılarını taşımalıdır.
Aksi halde, halkımıza acılar yaşatan birinin doğduğu bir evi korurken, bir hakikati kaybetmiş oluruz.
Son söz:
Bir ev müze olabilir.
Ama mesele, o evin neyi temsil ettiğidir.
Eğer amaç, Kürdistan halkına bunca acıları yaşatan Kürd’lerin Leningradı olan Kabani’den Kürdistan bayrağı yerine İŞİD’in bayrağını dalgalandırmasına, Devlet Bahçeli ile işbirliği içerisinde olan bir şahsı tarihe sabitlemekse, bu halkımızın hafızası ile alay ederek korunmak isteyen bir hikâyedir.
Ama eğer amaç, Kürd halkının çelişkileriyle, acılarıyla ve arayışlarıyla yüzleşmekse,
o zaman bir müzeden umut aramak değil,
bütün bu hakikatlerle yüzleşerek kollektif hafıza ile bir buluşma inşa edilmelidir.



Yazıda kullanılan bazı ifadelerin gerçek dünyada bir karşılığı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Birleşmiş Milletler kayıtlarına, dünya siyasi haritalarına veya uluslararası hukuk metinlerine baktığımızda bu terimlerin hiçbir resmi geçerliliği bulunmuyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal sınırları ve toprak bütünlüğü bir bütündür; bu bütünlük içinde hayali tanımlamalarla bir tarih kurgulamak ne hukuka ne de gerçeklere sığar. Sınırı, bayrağı ve uluslararası meşruiyeti olmayan kavramları varmış gibi sunmak, sadece bir dezenformasyondan ibarettir. Sizce haritada ve hukukta yeri olmayan bir tanımı, sadece yazıya dökerek gerçek kılabilir misiniz?