Ya Rab, sen biz Kürdlere akıl ver…
Bir millet düşünün: Yarım asra yaklaşan bir mücadelede evlatlarını, köylerini, gençliğini, huzurunu kaybetsin. Sonra dönüp bunca bedelin karşılığını sorduğunda, kendi adına konuşanlar tarafından sabırsızlıkla, anlayışsızlıkla, hatta barış düşmanlığıyla suçlansın.
Ölürken kahraman, sorarken bozguncu!
Ne kadar kullanışlı bir millet olmuşuz meğer…
Dün bağımsızlık denildiğinde alkışlayacaksın. Bugün entegrasyon denildiğinde yine alkışlayacaksın. Yarın başka bir şey söylenirse, geçmişte ne söylendiğini hatırlamadan, yeniden düşünmeden ayağa kalkacaksın.
Siyasetin yönü, yönlendirenlere göre değişebilir; fakat taraftarın elleri, yenilgi de olsa, hep alkış vaziyetinde kalacak!
Yirmi yıldır millî taleplerimizin hangi güvencelerle korunacağını bir adadan gelecek vahiyle öğrenmeye çalışıyoruz. Gelen vahiyde önümüze her defasında yeni bir kavram, yeni bir tarih, yeni bir umut konuluyor. Dilimizin statüsünü, özgür geleceğimizi soruyoruz; onlar bize heyetin görüşme takvimini anlatıyorlar. Milletin özgürlüğünü soruyoruz; onlar bir sonraki açıklamayı beklememizi istiyorlar.
Bekle babam bekle…
Meğer özgürlüğün yolu sürekli erteleniyormuş; hâşâ, âdeta “Cebrail’in bir sonraki gelişini bekleyin” diyorlar!
Bizim itirazımız silahların susmasına değil. Bir tek evladımızın daha ölmemesi hepimizin arzusudur. Fakat bunca bedelden sonra milletin elinde ne kaldığını sormayacaksak, Yezdan’ın bize verdiği kıt aklımızı hangi gün kullanacağız?
Rojava’da yılların emeğiyle, kadınların ve gençlerin canıyla, şehadetiyle oluşan kazanımların geleceği hakkında utangaç cevaplar istiyoruz. Kobanî’nin kurtuluşunda göndere çekilen ala rengîn’î niye indirdiniz? Orduyu dağıttınız, silahları düşmana teslim ettiniz; halkın güvenliğini kim, hangi şekilde nasıl koruyacak?
“Şam’a güvenin, sahte general Mazlum Abdi müsteşar olmuş” diyorlar!
Üstelik karşımızdakilere sımsıkı sarılmamızı isterken onların siyasi geçmişini de unutmamızı istiyorlar.
Êzidî Kürd kadınlarını köle pazarlarında satan IŞİD’in suçları için “Kanıtınız mı var?” diye soruyorlar!
“Onları Colani yapmadı, Irak El Kaidesi yaptı” diyorlar.
El Nusra’nın geçmişinin üzerine de bir unutma örtüsü çekmememizi istiyorlar.
Savunmaları şu: “Colani’yle aynı cihatçı gelenekten gelmiş olsalar da Êzidî Kürd kadınlarını IŞİD sattı” diyorlar. Bütün bu sorduklarımıza hiçbir somut cevap vermiyorlar.
Hâlbuki dün halkımıza silah doğrultmuş olanların bugün bizimle dostluk içinde yaşayarak bize özgür bir yaşam sunmayacaklarını biliyorlar.
“Colani değişti, demokrasi havarisi oldu” diyorlar.
Peki, bu değişimin ölçüsü nedir? Takım elbisesinin kesimi mi, kabul edildiği başkentlerin sayısı mı? Yoksa onunla birlikte gülümseyerek fotoğraf çektiren diplomatların itibarı mı?
Oysaki bizler, Rojava başta olmak üzere tüm Kürdistan’da başka bir ölçü istiyoruz:
Kadınların eşitliğini, inanç özgürlüğünü, Kürdlerin kendi millî kimlikleriyle federal, özerk veya otonom bir yönetim altında kendilerini yönetmelerini istiyoruz.
Êzidî kadınların yaşadığı vahşetin hafızası hâlâ capcanlıyken, Kürdlere “Merak etmeyin, Önderlik diyor ki onlar artık değiştiler” demekle yetinemezsiniz.
Ne güzel bir siyaset!
Onlar değiştiklerini söyleyecek, biz geçmişi unutacağız. Onlar tüm silahlarımızı teslim alarak güven isteyecek, biz onlara güvence sormaktan utanacağız!
Üstelik bunu, bize özgürlük adına konuşanlarımız; “sahte generalimiz” Mazlum Abdi ile İlhan Ahmed öğütleyecek…
Kusura bakmayın; bir milletin geleceği, bir liderin yeni imajına duyulan hayranlıkla güvenceye alınamaz. Değişim iddiasının karşılığını haklarda, kurumlarda ve uygulamada görmek istiyoruz.
Bunları sorunca yüzler asılıyor.
Törene katıl, sloganı tekrarla, kızıl yıldızlı flamaların fotoğrafını paylaş; fakat Kürdistan’ın kazanımını ve geleceğini sorma!
Teslim ettikleri Kobanî’yi anmak serbest, Kobanî adına alınan teslimiyet kararlarının hesabını istemek sakıncalı!
DEM yönetimine de soruyorum: Bir direnişin yıl dönümünü kutlamak, o direnişin ortaya çıkardığı siyasi iradeyi savunma sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?
Meydanlarda Kobanî’nin adını yükseltirken, masalarda Kobanî halkının ve Rojava’nın geleceğinden vazgeçmek ahlaklı mı?
Bir halkın hatırası törenlerde yaşatılıp iradesi görüşme odalarının dışında bırakılabilir mi?
Üstelik 1 Kasım’da Mithat Sancar tarafından kamuoyuna özellikle deklare edildiği üzere, Öcalan’ın koordinatör sıfatıyla İmralı’da hazırlanan yeni bir yere geçtiğini söylemek hiç mi vicdanınızı sızlatmıyor?
Yeni yerdeki görevin ayrıntılarını bütün Kürd halkı biliyor.
Peki, “Kürd milletinin hakları konusunda hangi aşamaya gelindi?” diye kimse sormuyor.
Anadilimiz hangi güvenceye kavuştu?
Millî kimliğimizin tanınmasında hangi eşik aşıldı?
Kendi geleceğimiz hakkında karar verme hakkımızın neresindeyiz?
Bir kişinin çalışma mekânındaki değişikliği anlatanların, milyonların siyasi geleceğini de aynı somutlukla anlatmasını beklemek çok mu büyük bir talep?
Kürd milletinin önüne hakların dökümünü koyun. Görüşme trafiğinin nasıl geçtiğini anlatmak yerine, halkımıza kazanımların hesabını verin.
Çünkü bizim artık “Çok önemli gelişmeler oluyor” cümlesinin önemini açıklayacak yeni bir açıklamaya tahammülümüz kalmadı!
Benim gözümde, Kürdlerin millî taleplerini adım adım daraltan bir koordinasyonun adına barış denilmesi, o siyaseti ve vardığı teslimiyet çizgisini eleştiriden muaf tutmaz. Bir halka kendi taleplerinden vazgeçmesi öğütleniyorsa, o halkın da “Siz kimin geleceğini, kimin adına düzenliyorsunuz?” diye sorma hakkı vardır.
Fakat bizde sorunun kendisi hemen yargılanıyor.
Neden inanmadın?
Neden beklemedin?
Neden alkışlamadın?
İyi de kardeşim, elli yılın ardından hâlâ yalnızca inanmakla yükümlüysek, hesap vermekle yükümlü olanlar kim?
Bir milletin evlatlarının mezarları çoğalırken siyasi hafızası küçülemez. Dün verilen sözleri bugün hatırlatmak suç sayılamaz. Her yeni açıklama, eski soruların üzerini örten bir örtüye dönüştürülemez.
Önderlik yanılmaz, yönetim yanılmaz, heyet yanılmaz…
Peki, bütün bu kayıpları kim yaşadı?
Her defasında yanlış anlayan millet mi?
Ya Rab…
Birliğimizi kuramadık; bari muhakememizi koruyabilelim.
Acılarımızdan ders çıkaracak, söylenenle yapılanı karşılaştıracak, kendi adımıza konuşanlardan hesap soracak kadar aklımızı bizden alma; bari o kalsın.
Çünkü insan bazen dönüp sormadan edemiyor:
Sen mi aklımızı bizden alıyorsun; yoksa biz, birilerinin hatırı kırılmasın diye kendi ellerimizle mi aklımızı, vicdanımızı teslim ediyoruz?
Maaruf Ataoğlu
03 Kasım 2026


