VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR, GOLAN VE BUGÜNÜN HUKUKU
Kutsal metin bir halkın hafızasıdır; başka bir halkın toprağına ilişkin güncel bir egemenlik belgesi değildir.
Benjamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler kürsüsünden Ahmed eş-Şara’ya seslenerek Yahudilerin Golan’da Musa döneminden beri bulunduğunu söyledi ve bunun için kutsal metinleri işaret etti. Şara ise Golan’ın Suriye toprağı olduğunu, İsrail’in ilhak kararının uluslararası hukuk bakımından geçersiz sayıldığını savundu. İki konuşmacı aynı coğrafyadan söz etti; fakat biri tarihsel ve dinî aidiyete, diğeri ise meşruiyeti tartışmalı olan bugünkü Suriye devlet sınırlarına ve BM kararına dayandı.
Tevrat’ta vaat edilmiş topraklar tek bir haritayla tarif edilmez. Yaratılış 15:18, İbrahim’in soyuna vaat edilen alanı “Mısır ırmağından Fırat’a” uzanan geniş bir çerçevede anlatır. Yaratılış 17:8 ise Kenan ülkesinden söz eder. Sayılar 34:1–12, Kenan’ın sınırlarını daha ayrıntılı biçimde çizer ve doğu sınırını Ürdün Irmağı boyunca tarif eder. Bu pasajları tek bir kesin sınır çizgisine indirgemek, metinler arasındaki farkları görmezden gelmek olur.
Golan adı da kutsal metinlerde geçer. Tesniye 4:43, Başan’daki Golan’ı Manaşşe oymağıyla ilişkilendirir. Yeşu 20:8 aynı yeri yeniden anar; ancak Yeşu kitabı, dar anlamıyla Tevrat’ın beş kitabından biri değildir. Dolayısıyla Netanyahu’nun sözlerinin metinsel bir dayanağı vardır. Fakat bir yerin binlerce yıllık bir metinde anılması, o yerde binlerce yıldır yaşayanları zor ve katliama maruz bırakmak suretiyle bugün o yer üzerinde yeni ve münhasır bir devlet egemenliği kurulabileceği anlamına gelmez.
Bir coğrafyanın hafızasında birden çok halkın izi bulunabilir. Bu izlerden birini kabul etmek için ötekini silmek gerekmez. Yahudilerin Golan’la tarihsel bağını konuşmak meşrudur. Aynı açıklıkla, kutsal anlatının bugün o topraklarda yaşayan insanları zor kullanarak göçertmeyi ve toprakların sınırlarını genişletmeyi tek başına meşru kılamayacağını da söylemek gerekir.
Fakat burada başka bir çelişkiyle de yüzleşmeliyiz. Kutsal metinlerden hareketle yüzyıllar önceki bir coğrafi aidiyet hatırlatılırken, İsrail Devleti’nin kuruluşundan bugüne Kürdistan’ın ve Kürd halkının varlığı hangi gerekçeyle görmezden gelinebilir? Bir halkın binlerce yıllık hafızası ciddiye alınacaksa, öteki halkın yaşadığı coğrafya da haritadan silinmiş gibi davranılamaz. İsrail Devleti, açıkça Kürdlere karşı olmamakla beraber, Kürdistan için zaman zaman dile getirdiği konjonktürel söylemlerin dışında herhangi bir somut destek sunmamıştır. Başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, çıkarlarını ön planda tutarak ticari ilişkilerini ve savaş teknolojisi paylaşımını sürdürmüştür.
Tüm dünyanın bildiği gibi Sykes–Picot, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı toprakları üzerinde İngiltere ile Fransa’nın nüfuz alanlarını belirleyen gizli bir paylaşım anlaşmasıydı; bu anlaşma bugün gördüğümüz bütün sınırları tek başına çizmedi. Sonraki antlaşmalar ve siyasi kararlar da bölgenin haritasını zora dayalı olarak şekillendirdi.
Bu anlaşmanın sonucunda ortaya çıkan zora dayalı düzenin Kürdleri farklı devletlerin sınırları içinde bırakmış olması, Kürd halkını dört parçaya bölerek ulusal bağımsızlık istemini ve bağımsız bir devlet kurmasını engellemeye yönelik değişmez bir gerçektir.
Oysa hemen öncesinde, 1920 tarihli Sevr Antlaşması Kürd bölgeleri için koşullu bir özerklik ve bağımsızlık yolu öngörürken, 1923 tarihli Lozan Antlaşması bunun tam tersine, bir milletin varlığını yok sayarak Sevr’e atıfta bulunan hiçbir düzenleme getirmedi.
Cetvelle çizilen sınırlar devletler arasında hukuki gerçeklik kazanabilir; fakat bu, o sınırların içinde yaşayan her halkın adalet talebinin karşılandığı anlamına asla gelmez. Elbette Yahudi halkının tarihsel bağını yalnızca İsrail’in bugünkü devlet sınırlarına hapsedemeyeceğimiz gibi, Kürdistan halkından da Sykes–Picot ile rızası dışında paylaşılan ülkesinde oluşan işgalci siyasi iradelerin varlığını kabul etmesini ve bu sınırlar nedeniyle Kürdistan’ın varlığını inkâr etmesini bekleyemeyiz. Bir sınırın meşruiyeti, haritadaki çizgiden ibaret değildir; o çizginin ayırdığı insanların ulusal ve sosyolojik gerçekliğiyle, haklarıyla da sınanır.
Bu noktada ölçü, dinî inancın değeri değil; milletlerin yok sayılmadığı, devletlerin insan haklarını ve evrensel hukuk ilkelerini esas alarak birbirleriyle ilişkilerini düzenlediği bir hukuktur.
BM Güvenlik Konseyi’nin 497 sayılı kararı, İsrail’in işgal altındaki Suriye Golanı’na kendi hukukunu ve idaresini uygulama kararını geçersiz sayar. Tıpkı Suriye’nin Kürd halkının doğuştan gelen haklarını ve topraklarını işgal altında tutarak Kürdleri ve Kürdistan’ı yok saymasının da uluslararası hukuk bakımından meşru sayılmaması gerektiği gibi. Bu kararın teyit ettiği, güç kullanarak toprak edinmenin kabul edilemeyeceği ilkesini biz de teyit ederiz.
Netanyahu’nun Şara’ya verdiği cevapta eksik kalan budur: Musa dönemine yapılan atıf, 497 sayılı BM kararına cevap oluşturmaz. Fakat Şara’nın bugünkü devlet sınırlarına dayanması da bölgedeki halkların, özellikle Kürdlerin, tarihini ve elde ettikleri özerk veya federal bir Kürdistan iradesini yok saymaya yetmez. Ne kutsal metin tek başına tapu senedidir ne de sömürgeci paylaşımın mirası olan her sınır, yaşayan halkların gözünde tartışılmaz bir adalet çizgisidir.
Benim için ilke açıktır: Yahudi halkının tarihsel hafızası saygıyı hak eder. Aynı zamanda Kürd halkının ülkesiyle kurduğu bağ, kimliği ve kendi geleceği hakkında söz söyleme hakkı da Şara yönetimi tarafından aynı hassasiyetle görülmelidir. Golan’ın bugünkü statüsü uluslararası hukuk çerçevesinde ele alınırken, Kürdlerin hak talepleri de mevcut sınırların ardına gizlenerek tarafların Paris’te yaptıkları anlaşmayla yok sayılamaz.
Kutsal kitaplar vicdanlara seslenebilir. Devletlerin milletleri yok sayarak çizdiği yapay siyasi haritalar istikrar ve düzen kurabilir. Liderler amaçlarını yok sayarak yeni paradigmadır diye halkını aldatabilir. Bu gerçeklik çerçevesinde hiçbir kitap ve hiçbir cetvel, Ortadoğu’da binlerce yıldır yaşayan kadim Kürd halkını yok hükmünde sayma hakkı vermez.
Maaruf Ataoğlu
27 Eylül 2026


