Çakma Anti-Emperyalizmin İflası: Türk Solunun Maduro Sınavı
Türk solunun önemli bir kısmı yine şaşırtmadı; ama bu kez yalnızca şaşırtmamakla kalmadı, kendini de ele verdi. Nicolás Maduroetrafında neredeyse yekvücut hâlinde dizilen bu refleks, anti-emperyalizm kisvesi altında otoriterliğin aklanması, halkın yok sayılması ve ahlaki körlüğün ideolojiye dönüştürülmesidir.
Sanki Latin Amerika’da tek fail Donald Trump, tek mağdur da diktatörlük yapan çakma solcu Maduro “liderdir”; Venezuela halkı ise yalnızca bir dekor.
Burada mesele, ABD’nin tarihsel emperyalizmini inkâr etmek değildir. Mesele, emperyalizme karşı olmayı; her anti-ABD söylemi otomatik olarak meşru kabul eden ilkel bir refleks düzeyine indirgemektir. Türk solu tam da bunu yapıyor: Analizi sloganla, vicdanı ise jeopolitik ezberle ikame ediyor.
Lider Fetişizmi: Türk Solunun Kirli Yüzü
Kendini “emek”le tanımlayanların, devleti ve lideri kutsallaştıran bir dile sarılması ironik değil, trajiktir.
“Şimdi tartışma zamanı değil” denilerek Maduro rejiminin yıllardır biriktirdiği otoriter pratikler, ekonomik çöküş, zorunlu göç ve toplumsal parçalanma bilinçli biçimde paranteze alınıyor.
Oysa solun görevi tam da şimdi konuşmaktır.
Güç kutsallaştığında, devrimci retorik zorbalığın mazeretine dönüşür.
Bugün
ve
açıklamalarında ortak bir payda var:
Halk yok, lider var.
Muhalefet yok, “dış güçler” var.
Sorumluluk yok, komplo var.
Bu, solun tarihsel mirası değildir; sağın güvenlikçi zihniyetinin, yüz yıldır Türkiye’de dolaşımda olan ırkçı-Kemalist sol jargonla yeniden üretilmiş hâlidir.
Sosyolojik Körlük: Halk Nereye Kayboldu?
Maduro döneminde milyonların ülkeyi terk etmesi bir “istatistik” değildir; bu, açık bir toplumsal çöküştür.
Enflasyon, kurumsal çürüme, siyasal kapatma ve yaygın yoksullaşma; bütün bunlar “emperyalizm” kelimesinin arkasına saklanarak görünmez kılınıyor.
Türk solu, kendi coğrafyasında Kürt halkının “halk iradesini” görmezden gelmekle yetinmemişken, başka bir coğrafyada da halkı liderin gölgesine hapseden bu çelişkiyi arlanmadan ve utanmadan sürdürmektedir.
Bu tutum sosyolojik olarak şunu söylüyor:
Halk, yalnızca bizim çizgimizdeyse halktır.
Değilse ya bölücüdür ya da “manipüle edilmiştir”, “ajanlaştırılmıştır”, “yanlıştır”.
Bu, bildiğimiz solun ideolojisi değildir; Türkiye’deki aydınlanmacı kibirin siyasal dilidir.
Retorik Şiddet ve Tarihsel Sığlık
Hitler benzetmeleri, “eşkıya” dili, ezber Vietnam göndermeleri…
Bunlar analitik derinlik üretmez; entelektüel kolaycılık üretir.
Tarihi metaforlarla bugünü açıklamak, açıklamak değildir; yalnızca gürültü çıkarmaktır.
Üstelik bu gürültü, otoriterliğin üzerini örter.
Solun görevi bağırmak değil; ayırt edebilmektir.
Emperyalizme karşı dururken, yerli zorbalığı da aynı açıklıkla teşhir edebilmektir.
Sonuç: Solun Aynası
Bugün Türk solu, Maduro üzerinden kendi aynasına bakmalıdır.
Gördüğü şey devrimci berraklık değil; ideolojik konfor içinde şekillenmiş bir lider bağımlılığı ve ahlaki seçiciliksizliktir.
Anti-emperyalizm, halktan kopuk bir lider savunusuna dönüştüğünde karikatürleşir.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de sol, halkı savunmayı bırakıp iktidarı savunmaya başladığı her anda adını da ruhunu da yitirmiştir.
Gerçek bir sol tutum şunu aynı anda söyleyebilmelidir:
ABD emperyalizmi suçludur.
Maduro rejimi de bu suçluluğun ortağı ve sorumlusudur.
Bu iki cümleyi birlikte kuramayan her pozisyon, ister istemez otoriterliğin gönüllü avukatlığına soyunmuştur.
Bu da solculuk değil; çakma bir anti-emperyalist mantıktır.


