Çözüm Süreci–Komün Yaşam İkilemi Arasında Kürd Siyaseti
Kürd meselesi, yalnızca silahların susması ya da çatışmaların sona ermesi meselesi değildir. Kürd meselesi; bir milletin diliyle, kimliğiyle, hafızasıyla, coğrafyasıyla ve siyasal iradesiyle var olup olamayacağı meselesidir.
Bu nedenle adına “çözüm süreci” denilen her girişim, eğer Kürd milletinin varlığını tanımıyor, anadilini kamusal yaşamın doğal ve vazgeçilmez bir hakkı olarak kabul etmiyor, Kürd milletinin kolektif siyasal statü talebini görmezden geliyorsa; adı barış olsa bile özü eksik, hatta çok yanıltıcıdır.
Bugün Kuzey Kürdistan’da yeniden “barış”, “çözüm”, “demokratik toplum”, “terörsüz Türkiye” gibi kavramlar etrafında bir umut iklimi oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak umut, hakikat üzerine inşa edilmediği sürece kısa ömürlüdür. Çünkü siyaset, temennilerle değil, gerçeklerle yürür.
Yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Barış Anneleri’nin Kürdçe konuşma taleplerine izin verilmemesi bunun en somut örneklerinden biridir. Bir annenin evladına duyduğu özlemi, acısını ve feryadını kendi anadiliyle dile getirmesine dahi tahammül gösteremeyen bir siyasal anlayışın Kürd meselesini çözeceğine inanmak, bütün beyin nöronlarını adeta kapatarak gerçeği görmemektir.
Sorulması gereken soru şudur:
Kendi annesinin dilini Meclis çatısı altında duymaya tahammül edemeyen bir devlet aklı, Kürd meselesini hangi ahlaki ve demokratik zeminde çözecektir?
I. Çözüm Süreci mi, Yoksa Devletin Yeni Güvenlik Stratejisi mi?
Gerçek bir çözüm, yalnızca silahların susması değildir. Çünkü Kürd meselesi silahla başlamamıştır. Dolayısıyla yalnızca silahın devreden çıkmasıyla da sona ermeyecektir.
“Elbette ki silahların susması, zaman zaman içeride ve dışarıda gerçekleştirilen kimi terör eylemlerinin oluşturduğu algıdan Kürd milletinin kurtulmasını sağlayacak ve daha rahat bir nefes almasına imkân tanıyacaktır.”
Bu mesele; inkârın, asimilasyonun, yasakların, kimliksizleştirmenin ve statüsüz bırakılmanın yüzyılları aşan tarihsel hafızasına sahiptir.
Bu nedenle gerçek bir çözüm ancak şu temel ilkeler üzerine kurulabilir:
Kürd milleti, anayasal ve siyasal düzlemde kurucu bir toplumsal gerçeklik olarak tanınmalıdır.
Kürdçe; eğitimde, yargıda, yerel yönetimlerde ve parlamentoda özgürce kullanılabilen, meşru ve ikinci resmî dil hâline gelmelidir.
Kürd milletinin kendi geleceği hakkında demokratik biçimde söz söyleme ve siyasal iradesini kurumsallaştırma hakkı güvence altına alınmalıdır.
Bunlar gerçekleşmeden yürütülen her süreç, sorunu çözmekten çok yönetmeye yönelik yeni bir güvenlik politikası olmaktan öteye geçemez.
Bugün “çözüm” adı altında yürütülen tartışmalarda dikkat çeken en önemli eksiklik de budur. Mesele çoğu zaman yalnızca örgüt, silah ve güvenlik eksenine indirgenmektedir. Oysa ortada bundan çok daha büyük tarihsel bir gerçek vardır:
Kürd Milleti Vardır.
Ve bir milletin varlığı, herhangi bir örgütün varlığına ya da yokluğuna indirgenemez.
Bir annenin kendi diliyle konuşmasına izin vermeyen bir anlayışın “barış” söylemi, ister istemez samimiyet tartışmasını da beraberinde getirir. Çünkü dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; bir milletin hafızası, kültürü ve varoluş biçimidir.
Bir milletin dili tanınmadan, o milletle gerçek anlamda barış kurulamaz.
II. Komün Yaşam Söylemi ile Kürd Milletinin Ulusal Gerçekliği
Kürd siyasetinin son yıllardaki en önemli tartışmalarından biri de “komün yaşam”, “demokratik toplum”, “devletsiz demokrasi” gibi teorik yaklaşımlarla Kürd milletinin tarihsel ulusal talepleri arasındaki gerilimdir.
Hiç kuşkusuz; yerel demokrasi, toplumsal dayanışma, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve katılımcı yönetim anlayışı insanlık adına değerli fikirlerdir.
Ancak henüz kendi anadilinde eğitim hakkına sahip olmayan, kendi kimliğini anayasal güvence altında yaşayamayan, kendi siyasal statüsünü oluşturamamış bir millete öncelikle soyut toplumsal modeller sunmak, tarihsel gerçekliği tersinden okumaktır.
Çünkü Kürd milletinin öncelikli meselesi, nasıl yaşayacağından önce nasıl var olacağıdır.
Bir millet önce kendi adıyla tanınmak ister.
Kendi diliyle konuşmak ister.
Kendi tarihini özgürce yazmak ister.
Kendi siyasal iradesine sahip olmak ister.
Bunlar gerçekleşmeden geliştirilen her ideolojik model, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, Kürd milletinin somut ihtiyaçlarıyla tam anlamıyla örtüşmeyen bir manipülasyondur.
Bu nedenle Kürd siyasetinin iki temel yanlıştan uzak durması gerekir.
Birincisi; devletin çözüm adı altında meseleyi yalnızca güvenlik politikalarına indirgemesine asla razı olmamaktır.
İkincisi ise; ulusal hak, statü ve siyasal varlık mücadelesini ikinci plana iterek teorik modelleri temel hedef hâline getirmemektir.
Çünkü siyasal teori, milletin tarihsel gerçekliğinin yerine geçemez. Nokta.
Sonuç
Bugün Kuzey Kürdistan’da kimi çevreler tarafından oluşturulmaya çalışılan iyimser hava ile sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir mesafe bulunmaktadır.
Bir tarafta “kardeşlik” söylemi dillendirilirken, diğer tarafta Kürdçe hâlâ kamusal alanda tartışma konusu yapılmaktadır.
Bir tarafta “barış” denilirken, diğer tarafta Kürd milletinin kolektif hakları konuşulmaktan kaçınılmaktadır.
Bir tarafta “demokratik toplum” vurgusu yapılırken, diğer tarafta Kürd milletinin siyasal statü talebi görmezden gelinmektedir.
İşte asıl çelişki tam da burada başlamaktadır.
Kürd milleti artık romantik söylemler değil, somut güvenceler görmek istemektedir.
Lütuf değil, hukuk istemektedir.
Merhamet değil, eşitlik istemektedir.
Hoşgörü değil, doğuştan sahip olduğu hakların tanınmasını istemektedir.
Çünkü bir milletin dili susturularak barış kurulmaz.
Bir milletin kimliği inkâr edilerek kardeşlik kurulmaz.
Bir milletin siyasal iradesi yok sayılarak demokrasi inşa edilemez.
Gerçek çözüm; Kürd milletinin dilini, kimliğini, tarihini, coğrafyasını ve siyasal iradesini eşit yurttaşlık ilkesi temelinde tanımaktan geçer.
Bunun dışında, adı ne olursa olsun, her süreç çözüm olmaktan çok beklentileri erteleyen yeni bir siyasal dönem olarak tarihe geçmeye mahkûmdur.
Maaruf Ataoğlu
6 Temmuz 2026


