DEM İMRALI HEYETİ
DEM İmralı heyetinin açıklamalarında, Abdullah Öcalan tarafından dile getirildiği aktarılan dikkat çekici bazı hususlar var.
Özellikle Ortadoğu’daki ağır risklere, toplumsal sıkışmaya, Türkiye’de yaşanan hukuksuzluğa ve demokratikleşme ihtiyacına yapılan vurgu elbette önemlidir.
Gerçekten de bugün Türkiye’de artık yalnızca Kürd meselesi değil; Türklerin yaşamını sürdürebilmesi için demokrasi, hukuk, siyaset ve cumhuriyetin niteliği de ciddi bir kriz yaşamaktadır.
Yüzyıl önce kurulmuş ve demokratikleşememiş Cumhuriyetin kurucusu CHP’ye yönelik uygulamalar üzerinden dile getirilen bu eleştiriler de bunun açık göstergesidir.
Ancak esas mesele burada başlamaktadır:
Kürd halkının kurucu unsur olarak yer aldığı Cumhuriyetin yüz yıllık inkâr ve imha politikaları nedeniyle, Kürdlerin yüz yıllık varlık ve özgürlük mücadelesi yalnızca “demokratik Cumhuriyet’e entegrasyon” kavramına indirgenemez.
“Kürtlerin demokratik Cumhuriyet’e entegrasyonu” söylemi; eğer Kürd halkının kolektif kimliğini, anayasal varlığını, ana dil hakkını, siyasal statüsünü ve kendi geleceğini tayin hakkını da açık biçimde içermiyorsa, bu durum halk içerisinde doğal olarak büyük kaygılar ve kırılmalar üretmektedir.
Çünkü Ortadoğu’daki bütün halklar kendi ulusal geleceklerini tartışırken; Kürdlere sürekli “mikro milliyetçilik zarar verir” denilmesi ikna edici bir söylem olmayıp, mücadelenin tasfiyesi ve çözülmesi anlamına gelir.
Kürd halkının millî taleplerini dillendirmesi asla bir mikro milliyetçilik olarak tanımlanamaz ve bu büyük bir haksızlıktır.
Asıl mesele; Kürd halkının meşru kolektif haklarıyla bölgesel çatışma siyasetini birbirinden ayırabilmektir.
Ben şahsen her zaman barıştan yana olurum. Silahların susmasını da çok önemli görürüm.
Kanlı hesaplaşmaların sona ermesini de elbette çok değerli bulurum.
Fakat kalıcı barış; yalnızca örgütsel dönüşümlerle değil, halkın tarihsel haklarının anayasal zeminde açık güvencelere kavuşmasıyla mümkündür.
“Çerçeve yasa” deniliyorsa;
o hâlde bu çerçevenin içerisinde Kürd halkının hangi haklarının anayasada yer alacağı da açıkça konuşulmalıdır.
Çünkü Kürd halkı artık sadece soyut demokratikleşme söylemleriyle değil;
somut güvence ve açık statüye kavuşturacak samimi bir siyasal irade görmek istemektedir.
Aksi hâlde toplumun önemli bir kesimi bu süreci;
“hak verilmeden entegrasyon, tasfiye ve teslimiyet programı” olarak okumaya devam edecektir.
Zira tarih bize şunu öğretmiştir:
Gerçek barış; eşitlik olmadan,
eşitlik ise Kürd halkının hakları ve kolektif varlığı tanınmadan kurulamaz.
Maaruf Ataoğlu
26.05.2026


