Selahattin Demirtaş’ın, yedi yıllık hukuksuz tutukluluğun ardından tahliye edilen Dr. Selçuk Mızraklı için kaleme aldığı “Sakızcı Memo” başlıklı yazı, görünürde bir geçmiş olsun ve dayanışma mesajıdır. Ancak metnin satır araları dikkatle okunduğunda, yürütülen sürece ve bu sürecin kurucularına yöneltilmiş oldukça incelikli, ironik ve düşündürücü bir eleştiriyle karşılaşıyoruz.
Demirtaş, cezaevindeki bir bulmaca üzerinden “kardeşlik”, “adalet”, “özgürlük” ve “irade” kavramlarını sorguluyor. Fakat bu kavramların hiçbirini iktidarın kullandığı resmî anlamıyla ele almıyor.
“Kardeşlik” için kullandığı tanım son derece çarpıcıdır:
“MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen, yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış kolektif duygu durumu.”
Bu cümle yalnızca geçmişin güvenlikçi politikalarına yöneltilmiş bir eleştiri değildir. Aynı zamanda bugün adına “barış”, “kardeşlik” ve “demokratik toplum” denilen sürecin MGK kararlarına, devletin takvimine ve siyasi iktidarın iradesine bağlanmasına yönelik açık bir itirazdır.
Çünkü kardeşlik, devletin güvenlik bürokrasisinin alacağı bir kararla kurulamaz. Adalet, siyasi iktidarın uygun gördüğü zamanda dağıttığı bir lütuf değildir. Özgürlük ise pazarlık konusu yapılabilecek veya bir sürecin başarısı olarak sunulabilecek geçici bir imkân hiç değildir.
Demirtaş’ın “adalet” kavramına verdiği anlam da aynı ölçüde düşündürücüdür:
“Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü.”
Bu ifadeler, Selçuk Mızraklı’nın tahliyesinin bir adalet tecellisi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Yedi yıl boyunca özgürlüğü elinden alınmış bir insanın cezaevinden çıkarılması, yapılan hukuksuzluğu ortadan kaldırmaz. Tahliye, adaletin gerçekleştiği anlamına gelmediği gibi devletin veya süreci yürütenlerin bir lütfu olarak da sunulamaz.
Metindeki asıl siyasi karşılaştırma ise son derece sarsıcıdır: Dört ay belediye başkanlığı yapabilmiş Selçuk Mızraklı yedi yıl cezaevinde tutulurken, Ankara’yı 25 yıl yöneten ve hakkında ağır iddialar bulunan bir şahsiyetin sakız çiğneyerek adliyeye girip elini kolunu sallayarak çıkması…
Demirtaş’ın ifadesiyle:
“O çiğnediği sakız değil, insanlık onuru.”
Bu cümle, yalnızca bir kişiye değil; adaleti güçlüye ayrı, muhalife ayrı uygulayan bütün bir düzene yöneltilmiş ağır bir vicdan muhasebesidir.
Metnin en önemli kavramı ise “irade”dir. Kardeşliğin ve adaletin soruları uzun ve karmaşıktır; fakat “irade” için soru yazılmamıştır. Çünkü iradenin tanıma ihtiyacı yoktur. Devlet insanı yıllarca cezaevinde tutabilir, özgürlüğünü elinden alabilir; fakat iradesini teslim alamamışsa onu mağlup etmiş sayılmaz.
Kanaatimce Demirtaş, bu yazıyla yalnızca Selçuk Mızraklı’yı selamlamıyor. Aynı zamanda süreci kuranlara ve bu süreci tarihî bir başarı olarak sunanlara ironik bir ders veriyor:
Kardeşlik MGK kararıyla kurulmaz. Adalet tahliyeyle tamamlanmaz. Özgürlük iktidarın lütfu değildir. Halkın iradesi ise hiçbir siyasi pazarlığın konusu yapılamaz.
Bu nedenle “Sakızcı Memo”, basit bir tahliye yazısı değildir. Sürecin resmî söylemiyle cezaevindeki gerçeklik arasındaki derin çelişkiyi ortaya koyan, oldukça zarif fakat bir o kadar da sert bir siyasi itirazdır.
Anlaşılan o ki Demirtaş, “barış” ve “kardeşlik” sözcüklerini sıkça kullananlara bu kavramların içini doldurmadan gerçek bir süreç kurulamayacağını hatırlatıyor.
Çünkü adaletin olmadığı yerde kardeşlik yalnızca bir slogan; anayasal ve hukuki güvencesi bulunmayan özgürlük ise iktidarın dilediği zaman geri alabileceği geçici bir izinden ibarettir.


