DÜN TASFİYEYE EVET DİYENLER, BUGÜN ADALET NUTKU ATIYOR
CHP ve Dokunulmazlıklar Meselesi:
“Tarih Bazen Sessizlikleri de Yazar”
Türkiye siyasetinde bazı kırılma anları vardır ki;
sonuçları yalnızca bir partiye, birkaç siyasetçiye ya da bir döneme değil, bir halkın geleceğine etki eder.
2016 yılında HDP’li milletvekillerinin, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere dokunulmazlıklarının kaldırılması süreci tam da böyle bir kırılma noktasıydı.
Bugün dönüp geriye baktığımızda, ortada yalnızca AK Parti’nin politikası değil;
aynı zamanda CHP’nin tarihsel sorumluluğu da çok ağırdır.
Çünkü o gün Meclis’te oluşan tablo, yalnızca iktidarın sayısal gücüyle oluşmadı. Muhalefetin önemli bir bölümü de bu sürece fiilen destek verdi.
CHP yönetimi,
o gün “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” diyerek,
Türkiye siyasi tarihinin en ağır demokratik çelişkilerinden birine imza attı.
Bu sözün sahibi doğrudan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.
Peki o dönem CHP Grup Başkanvekilleri kimlerdi?
Özgür Özel,
Levent Gök
ve Engin Altay.
Yani bugün “hukuk”, “demokrasi”, “anayasal düzen”, “adalet” söylemleriyle TOMA’nın üzerine çıkarak siyaset yapan kadroların önemli bir bölümü,
o gün Kürd siyasetinin tasfiyesine giden yolun Meclis ayağında gurup kararı alarak aktif sorumluluk taşıyordu.
Üstelik mesele yalnızca bireysel oy kullanımı değildi.
CHP içerisinde bu konuda ciddi bir grup eğilimi ve fiili grup kararı atmosferini de bunlar oluşturmuştu.
Parti yönetimi,
“AK Parti ile aynı yerde görünmeyelim ama dokunulmazlıkları da savunmayalım” gibi,
hem siyaseten konforlu
hem de tarihsel olarak sorunlu bir çizgiye savrulduklarının hesabını yapmaktan acizdiler.
Oysa mesele kişiler değildi.
Mesele,
Kürd halkın demokratik temsil hakkının kısıtlanması ve susturulmasıydı…
Bugün hâlâ bazı çevreler meseleyi yalnızca “Demirtaş’ın şahsı” üzerinden okumaya çalışıyor.
Hayır.
Asıl mesele şuydu:
Milyonlarca Kürdün oyuyla parlamentoya gönderilmiş siyasal temsilcilerin,
olağanüstü bir anayasa yöntemiyle hedef alınmak suretiyle cezaevine gönderilmeleriydi.
Ve acı olan şudur:
Türkiye’de kendisini “demokrat”, “sosyal demokrat”, “özgürlükçü” olarak tanımlayan önemli bir siyasal damar,
devletin baskısı yükseldiğinde,
Kürdlerin temel demokratik, insani hakları konusunda derhal ve sorgusuzca geri adım atabiliyorlardı.
Bu Türkiye’de ilk değildir.
Tarih boyunca devlet refleksi ile demokratik cesaret arasındaki sınavlarda,
Kürdler her zaman yalnız bırakılmıştır.
Bugün Özgür Özel ve CHP çevreleri geçmişle yüzleşmeden,
kendilerini demokrasi mücadelesinin tek savunucusu ve adresi gibi sunmaya çalışıyor.
Oysa gerçek demokratlık,
yalnızca kendi mahallene demokrasi istemek değildir.
Gerçek demokratlık;
riskliyken de adaletin yanında mazlumla yan yana omuz omuza durabilmektir.
Çünkü dokunulmazlık meselesi yalnızca hukuki değildi;
aynı zamanda psikolojik ve siyasal bir tasfiyenin operasyonuydu.
Nitekim süreç sonunda ne oldu?
Selahattin Demirtaş tutuklandı.
Figen Yüksekdağ tutuklandı.
Onlarca HDP milletvekili ve belediye başkanı cezaevine gönderildi.
Yerlerine kayyumlar atandı.
Ve Türkiye,
demokratik siyaset alanını genişletmek yerine,
daha sert bir kutuplaşma ve otoriterleşme sürecine sürüklendi.
Bugün dönüp o günleri yeniden konuşuyorsak,
bunun nedeni geçmişe kin duymak değildir.
Ama tarihî gerçekleri de kimse bizlere unutturamaz.
Çünkü Kürd halkı, yalnızca
kendisine atılan kurşunu değil;
o kurşunu sıkanları ve sıkılırken susanları da asla unutmaz.
Maaruf Ataoğlu
28.05.2026


