YOKSA SINIRSIZ STATÜSÜZLÜK MÜ?
Kuzey’de “Çözüm Süreci” Olarak Adlandırılan Sürecin ve Rojava’daki Entegrasyonun Handikapları
“Halklar iç içe yaşıyor, nereye sınır koyacaksınız?” diye soruyorlar.
Dünyanın hemen her ülkesinde halklar, inançlar ve kültürler iç içe yaşamaktadır. İç içe yaşamak, bir milletin kendi kaderini belirleme hakkını katiyen ortadan kaldırmaz.
Aksine siyasal sınırlar, çoğu zaman zaten farklı halkların birlikte yaşadığı coğrafyalar üzerinde bulunmaktadır. Bu nedenle mesele, Kürtlerin Araplarla, Türklerle, Farslarla, Ermenilerle, Süryanilerle, veya diğer halklarla birlikte yaşayıp yaşamaması meselesi değildir.
Mesele, bu birlikteliğin Kürdistan ülkesinde eşitler arasında mı, yoksa egemen bir ulus ile egemenlik altına alınmış sömürge bir ulus arasında mı kurulacağıdır.
Kürtler, millet olarak başka halklarla barış içerisinde yüzyıllardır yaşıyor vede yaşayabilirler. Ancak birlikte yaşamak, Kürtlerin millet olmaktan, dillerinden, ülkelerinden, tarihsel hafızalarından ve siyasal haklarından vazgeçmeleri anlamına gelemez ve gelmemelidir.
“Kürtler ile diğer halklar iç içe yaşıyor” denilirken nedense sömürgeci ülkelerin; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Kürdistan’ı parçalayan mevcut yapay sınırları hiçbir zaman aynı sorgulamanın konusu yapılmıyor.
Elli yılın sonunda Kürdistan söz konusu olduğunda ise sınırlar gereksiz, ulus-devlet çağ dışı ve ayrılıkçılık çok tehlikeli olarak görülüyor; fakat Kürdistan’ı bölen bu mevcut yapay devletlerin sınırları dokunulmaz kabul ediliyor.
Çözüm Süreci Olarak Sunulan Entegrasyon Projesinin Temel Çelişkileri Buradadır
Eğer gerçekten sınırlar anlamsızsa, Kürdistan’ı dört parçaya ayıran sınırlar bu devletler için neden bu kadar anlamlıdır?
Eğer ulus-devlet modeli yanlışsa, neden bu yanlışlığın bedelini yalnızca devletsiz bırakılmış ve yüzyıllardır cezalandırılan Kürt milleti ödemektedir?
Öcalan’a soruyorum:
Eğer halkların iç içe yaşaması siyasal statüye engelse, mevcut devletlerin siyasal varlıkları ve Kürdistan ülkesini aralarında paylaşmak üzere kurulmuş yapıları hangi ilkeye dayanmaktadır?
Kurulacak Kürdistan’da elbette hiçbir insan evinden, yerinden çıkarılmamalı; hiçbir halk zorla yer değiştirmeye mecbur bırakılmamalıdır.
Kürdistanî çözüm; tehcir, intikam veya başka halkların haklarını inkâr etmek üzerine kurulmamalı; tam aksine, Kürdistan ülkesinde herkes eşit, özgür ve kültürel haklarıyla yaşamalıdır.
Kürdistan, coğrafi ve sosyolojik olarak büyük bir ülkedir. Bu ülke yalnızca Kürtlerin değil; bu topraklarda yaşayan bütün kadim halkların eşitlik, güvenlik ve özgürlük içerisinde yaşayacağı, herkesin ortak bir geleceğe sahip olacağı, serbest piyasa ekonomisini benimsemiş, demokratik, liberal ve çağdaş bir ülke olmalıdır.
İnsanların yerlerinden edilmesine karşı çıkmak başka, Kürtlerin kendi ülkelerinde siyasal statü sahibi olmasına karşı çıkmak bambaşkadır. Bu iki mesele, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde asla birbirine karıştırılmamalıdır.
Benim şahsi düşüncem, partiler üstü ve Kürdistanî ölçüm bu konuda nettir:
Kimi örgütlerin ve siyasi yapıların sürekli dile getirdiği gibi, Barzanî ailesinin Güney Kürdistan’da ortaya koyduğu çözümün eleştirilmesi elbette mümkündür ve çokta kıymetlidir. Hiçbir Kürt lideri, partisi veya hareketi eleştiriden muaf tutulamaz. Ancak Güney Kürdistan’daki kazanımları, kimilerinin söylediği gibi yalnızca “üç vilayetten oluşan” ve “Kürtlerin bazı duygularının tatmini” seviyesine indirgemek, siyasi bir eleştiriden çok daha fazlasıdır.
Çünkü orası Federal Kürdistan devletidir. Bu yanlış söylem, Kürdistan’ın bir parçasında elde edilen devlet statüsünü ve halkımızın ödediği ağır bedelleri küçümsemek anlamına gelir.
Güney Kürdistan’daki kazanımlar elbette ki bütün Kürtlerin sorunlarını çözmemiştir ve çözemez. Zaten hiçbir ciddi Kürdistanî akıl, Kürdistan’ın bir parçasındaki kazanımın diğer parçaların bütün sorunlarını kendiliğinden çözeceğini iddia edemez ve etmemelidir. Fakat bir parçadaki kazanımın bütün parçaları kurtaramaması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Dört parçadan birinde elde edilen anayasal statü, parlamento, hükûmet, resmî dil ve kurumsal yapı yalnızca “duygusal bir tatmin” değildir. Bunlar, statüsüzlüğe mahkûm edilmiş bir millet açısından geleceğe yönelik çok önemli tarihsel ve siyasal kazanımlardır.
Ne Barzanî ailesinin her politikasını sorgusuzca kutsayalım ne de Apocu hareketin her tezini tartışılmaz bir hakikat olarak kabul edelim. Kürdistan’ın bütün parçalarındaki siyasi hareketleri, Kürt milletinin kolektif haklarına ve ulusal kazanımlarına yaptıkları katkılar üzerinden değerlendirelim.
Bir hareket Kürdistan’ın bir parçasında statü elde etmişse onu asla küçümseyemeyiz; eksiklerini eleştirir, kazanımlarını koruruz. Başka bir hareket farklı bir toplumsal model öneriyorsa onu da tartışırız. Fakat bu model Kürtlerin millet, ülke ve kendi kaderini tayin hakkını belirsizleştiriyorsa elbette bir bütünlük içerisinde, millet olarak buna sessiz kalmayız ve kalmamalıyız.
Kürt halkının sorunu elbette ki yalnızca sınırlar değildir. Fakat sınırları öne çıkarmamak adına Kürdistan’ın parçalanmışlığını, Kürtlerin statüsüzlüğünü ve egemen devletlerin kurduğu eşitsiz düzeni görünmez hâle getirmek de kesinlikle bir çözüm değildir.
Kürtlerin öncelikli meselesi, harita üzerine hemen yeni çizgiler çekmekten önce;
millet olarak tanınmak,
anadilini hayatın bütün alanlarında kullanmak,
kendi kendisini yönetmek
ve geleceği hakkında özgürce karar verebilmektir.
Bu hakların adı;
bağımsızlık,
federasyon,
konfederasyon,
özerklik
veya başka bir siyasal model olabilir.
Nihai kararı ne Ankara, ne Tahran, ne Bağdat, ne Şam ne de herhangi bir Kürt partisi veya örgütü tek başına verebilir.
Karar hakkı Kürdistan halkınındır.
Çünkü halkların kardeşliği, Kürtlerden kendi kimliklerini ve haklarını unutmalarını istemekle kurulamaz.
Gerçek kardeşlik, bir tarafın egemen, diğer tarafın statüsüz olduğu bir düzen değil; özgür iradelerin eşitlik temelinde kurduğu birlikteliktir.
Maaruf Ataoğlu
02 Eylül 2026


