Entegrasyonun Gölgesinde, Koordinatörün Eliyle Sessiz Çözülme
Kuzeyde ve Güney Batı Kürdistan’da Kırılan Umutlar ve Yaşanan Çözülmelerin getirdikleri;
Ortadoğu’da bazen bir halkı silahla yenemezsiniz…
Ama umutlarını yavaş yavaş içerden aşındırarak, onu kendi içinde çözebilirsiniz.
Bugün tam da Kuzey Kürdistan ile Güney Batı Kürdistan’da yaşanan budur.
Bir dönem;
“Kürd halkı artık statüsüz yaşamayacak” deniliyordu.
Rojava’da kurulan yapı;
yalnızca bir askerî denge değil,
aynı zamanda Kürd halkının yüz yıldır bastırılmış psikolojik varlığının yeniden ayağa kalkma biçimiydi.
Kürdçe tabelalar,
Kürdçe eğitim,
kadınların görünürlüğü,
yerel güvenlik yapıları,
özerk yönetim mekanizmaları…
Bunların hepsi, halk açısından yalnızca teknik-idari meseleler değildi.
Bunlar, Kürd halkının “Biz de varız” deme biçimiydi.
Fakat yaratılan bütün bu olumlu çalışmalar, bugün “entegrasyon” adı altında yaşatılan süreçle birlikte, Kürd halkı açısından giderek bir çözüm değil; kontrollü bir iç çözülme psikolojisi üretmektedir.
Çünkü meseleye dikkatle bakıldığında, entegrasyonun eşit iki iradenin ortaklaşması şeklinde değil; merkezin çevreyi yutması ve Kürd halkının temel insani haklarının bile aşama aşama elinden alındığı bir süreç olarak geliştiği görülmektedir.
Rojava’da Kürdçe tabelaların indirilmesi,
yerel sembollerin geri plana itilmesi,
askerî ve idari yapıların merkezi sisteme bağlanması yönündeki baskılar,
halkın önemli bir kesiminde şu duyguyu oluşturmaktadır:
“On binlerce şehit bunun için mi canını verdi? Demokratik ‘ÖZERK’ Kürdistan projeniz bu muydu? Bütün Kürtler, Bahçeli–Öcalan ikilisine kurban edilmek suretiyle mi bu bedeli ödedi?”
Özellikle 2026 sürecinde,
Suriye’de SDG ile Şam yönetimi arasında yürütülen entegrasyon tartışmaları, Kürdistan’ın dört parçasında ve diasporada yaşayan Kürd kamuoyunda çok ciddi bir güvensizlik doğurmuştur. Birçok gözlemci, bu sürecin yürütücülerini, Kürdlerin kazanımlarını merkezi sistem içinde eritmek üzere çok önceden planlanmış bir projenin parçası olarak değerlendirmektedir.
Asıl kırılma tam da burada başlamaktadır:
Bir halk bazen toprağını kaybetmeden önce,
geleceğine dair inancını kaybeder.
Bugün Kuzey ve Güney Batı Kürdistan’da da maalesef benzer bir ruh hâli üretilmiş ve Kürd halkı ümitsizliğe sevk edilmektedir.
“Demokratik entegrasyon”,
“silahsız çözüm”,
“sisteme dâhil olma”,
“ulus devlet paradigmasının çözüm olmaması”
gibi kavramlar, ilk bakışta yumuşak ve yorgun olan örgüt içerisinde az da olsa umut verici gibi görünebilir.
Fakat halk şunu sormaktadır:
Eğer entegrasyonun sonunda;
kimlik silikleşecekse,
Kürdçe kamusal alandan tamamen çekilecekse,
siyasi irade merkezi vesayet altına girecekse,
o zaman bunun adı çözüm müdür,
yoksa elli yıllık mücadele sonunda yitirdiğimiz yüz binlerce evladımızın kazanımlarının tasfiye edilmesinin zamana yayılmış yeni bir modeli midir?
Bugün yaşanan en büyük problem,
Kürd halkının artık yalnızca fiziki değil, psikolojik olarak da yorgun ve yorulmuş olmasıdır.
Bir tarafta onlarca yıl süren savaş, diğer tarafta sürekli yeni paradigmalar adı altında değişen stratejiler…
Dün “bağımsızlık” denilen yere,
bugün “entegrasyon” deniliyor.
Dün “statü” denilen yere,
bugün demokratik “uyum” adı veriliyor.
Bu kadar sert savrulmalar,
özellikle genç kuşaklarda ve elli yılını mücadeleye vererek geçiren yaşlı kuşakta büyük bir zihinsel kırılma yaratmaktadır.
Çünkü halklar yalnızca sloganlarla değil, istikrarlı hedeflerle ayakta kalırlar.
Bugün Güney Batı Kürdistan’da yaşanan çözülmenin en tehlikeli tarafı da budur:
İnsanlar artık yalnızca askerî kaygı taşımıyor;
“Acaba dün olduğu gibi bugün de yine mi kandırıldık?” duygusunu yaşamaya başlıyor.
Ve bir halkın umutlarını kırmanın en etkili yolu, ona sürekli yarım zaferler tattırıp sonunda her şeyi belirsizliğe bırakmaktır.
Özellikle Rojava sürecinde,
uluslararası güçlerin Kürdleri çoğu zaman jeopolitik bir tampon alan olarak değerlendirdiği yönündeki eleştiriler giderek artmaktadır. Bölgedeki entegrasyon görüşmeleri ve merkeziyetçi baskılar konusunda, örgüt içerisinde Öcalan’a kayıtsız şartsız bağlı olanların dışındaki suskun birimler ve şahsiyetler de dâhil olmak üzere, farklı Kürd çevrelerinden çok ciddi kaygılar dile getirilmektedir.
Kürd halkı artık şunu görmek zorundadır:
Hiçbir zaman;
yalnızca bir şahsın iki dudağı arasına sıkıştırılmış iradesiyle, başkalarının güvenlik projeleri üzerinde bir gelecek inşa edemez.
Eğer bir halkın kendi ulusal aklı,
ortak stratejisi,
kurumsal birliği
ve uzun vadeli hedefleri yoksa;
başkalarının masasında, masa sahiplerinin arzusu doğrultusunda sürekli şekillendirilen bir topluluğa dönüşür.
Bugün yaşanan kırılmanın özü tam da budur.
Silahların sustuğu yerde bile,
eğer bir halkın iradesi bilinçli ve planlı olarak görünmez hâle getiriliyorsa, orada gerçek barış değil;
sessiz bir çözülme başlamış ve adım adım teslimiyete doğru evrilmektedir.
Maaruf Ataoğlu
16.05.2026


