Bir halkın siyasi statüsü yalnızca bir kararla kaldırılmaz. Bazen kurumları işlevsizleştirilir, yetkileri daraltılır, ekonomik kaynakları başkasının denetimine bırakılır. Sonunda belki bir süreliğine adı, bayrağı ve makamları yerinde durur; fakat kendi geleceği hakkında karar verebilme gücü giderek elinden alınır.
PAY Enstitüsü’nün raporuna ilişkin yayımlanan değerlendirmeleri, Erbil’de düzenlenen MERİ konferansındaki o müthiş ve tezatlarla dolu mutabakatı ve Şengal’deki silahlı güçlerin entegrasyon çerçevesinde Bağdat’a teslimiyetine ilişkin gelişmeleri yan yana koyduğumda, zihnimde kaygıyla belirginleşen soru budur:
Acaba Güney Kürdistan’ın statüsünün kaldırılmasına yahut fiilen anlamsızlaştırılmasına giden yolun öncü alıştırmalarıyla mı karşı karşıyayız?
Bu soruyu, alınmış gizli bir kararın varlığını bildiğim için sormuyorum. Kamuoyuna yansıyan gelişmelerin hangi siyasi sonuca hizmet edebileceğini sorgulamak için soruyorum.
Geçenlerde hemşehrim sevgili Ahmet Önal’ın da belirttiği gibi, PAY raporuna ilişkin aktarımlardaki temel uyarı son derece ciddidir:
Kürdistan Bölgesi’nin karşı karşıya bulunduğu tehlike, yalnızca dışarıdan gelen baskılar değildir. Parlamento, hükümet ve denetim mekanizmalarının yıllardır yaşadığı işlev kaybı, güvenlik güçlerinin partiler arasında bölünmüşlüğü ve Bağdat’a artan bağımlılık, federal statünün içeriden aşınmasına da adeta zemin hazırlamaktadır.
Öyleyse meseleyi yalnızca “Kürdistan’ın düşmanları ne yapmak istiyor?” sorusuyla açıklayamayız.
Şunu da sormalıyız:
Kürdistan’ı yönetenler, bu müdahaleleri mümkün kılan kurumsal zayıflığı otuz yıldır neden aşamıyorlar?
Ayrıca 12–13 Ekim’de Erbil’de gerçekleştirilen MERİ Forumu’nda Neçirvan Barzani, Bafıl Talabani, Kubad Talabani, Mazlum Abdi ve entegrasyon görevlisi Tuncer Bakırhan’ın konuşmacı olarak yer alması, elbette siyasi bakımdan çok ilginç ve oldukça dikkat çekicidir. Programda Irak’ın güvenlik yapısı, Kürdistan’ın federal geleceği ve Suriye Kürdlerinin özerklikten entegrasyona uzanan süreci birlikte tartışılmıştır. Ancak aynı konferansta bulunmalarının, bu isimlerin Güney Kürdistan’ın statüsüne karşı ortak bir mutabakat kurduklarının kanıtı olduğunu da iddia etmiyorum.
Benim sorguladığım, bu temasların varlığından çok, ortaya çıkan siyasi yönelimdir aslında.
Kürdlerin farklı parçalarda elde ettikleri kazanımlar, birer birer merkezî devletlerle kurulacak ilişkiler içerisinde, yalnızca adına “demokratik entegrasyon” denilerek hangi güvencelerle korunacaktır?
“Entegrasyon”, “istikrar” ve “iş birliği” denildiğinde, Kürd halkının millî kimliği, kolektif hakları ve kendi kendini yönetme iradesi bu kavramların neresinde durmaktadır?
Çünkü merkezî hükümetlerle görüşmek mümkündür; hatta gereklidir. Fakat görüşmelerin başarısını yalnızca liderlerin birbirleriyle kurduğu sıcak ilişkilerle ölçemeyiz. Ölçümüz, halkın hangi hakkının korunduğu, hangi yetkisinin güçlendiği ve hangi kazanımının güvenceye alındığı olmalıdır.
Liderlerin muhatap alınmasıyla halkın siyasi iradesinin tanınması aynı şey değildir.
Mesud Barzani’nin ofisinin MERİ’ye yönelik son dakika itirazı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Açıklamanın kamuoyuna yansıyan gerekçesi, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki siyasi çoğulculuğun yeterince gözetilmemesi ve temsilin dar tutulması olsa da aslında bu açıklama, gelişmekte olan tuzağın görüldüğünü göstermektedir.
Bu açıklamadan, Sayın Mesud Barzani’nin doğrudan Türkiye’de ve Rojava’da yok edilmek istenen “statünün kaldırılmasına karşı çıktığı” sonucunu da çıkaramayız. Fakat Kürd meselesinin MERİ sempozyumuna katılan bu kesimler tarafından hangi yetkiyle ve ne ölçüde temsil edildiği sorusunun Mesud Barzani tarafından sorulmasını da önemsiz göremeyiz.
Bir halkın geleceği, belirli örgütlerin ve liderlerin birbirlerini muhatap kabul etmesiyle sınırlandırılabilir mi?
Ulusal birlik, farklı siyasi iradelerin ortak haklarda buluşması mıdır; yoksa bazı aktörlerin diğerlerini dışarıda bırakarak oluşturduğu bir temsil düzeni midir?
Bu soruları Mesud Barzani için de Neçirvan Barzani için de Talabani kardeşler ve Mazlum Abdi için de aynı açıklıkla sormak gerekir. Hiçbir isim, tarihsel konumu veya siyasi itibarı nedeniyle bu sorgulamanın dışında tutulamaz.
Şengal’deki gelişme ise bu tartışmaya somut bir boyut kazandırmaktadır.
26 Ekim’de duyurulan ve akabinde gerçekleştirilen YBŞ’nin Irak güvenlik kurumlarına katılması ve Şengal Dağı’nın güvenlik sorumluluğunun federal makamlara devredilmesi, çok masumane bir durum değildir. Burada gerçekleşen devir teslim törenini, elbette Şengal’in nihai hukuki statüsünün belirlenmesiyle aynı şey saymamak gerekir. Elbette yalnızca güvenlik denetiminin devri, Şengal’in tartışmalı bölge meselesini de kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ancak hukuki meselenin çözülmemiş olması, sahada oluşan fiilî durumun Kürdistan’ın federal statüsünü aşındıran siyasi sonuçlarını da ortadan kaldırmaz.
Şengal’in güvenliği yeniden düzenlenirken Êzidî halkının iradesi hangi mekanizmayla alınmıştır?
Yerinden edilenlerin güvenli dönüşü, mülkiyet hakları, yerel yönetimde temsili ve yeni bir felakete karşı korunması hangi somut güvencelere bağlanmıştır?
Erbil’in buradaki rolü nedir?
Bu düzenleme, tartışmalı bölgenin geleceğine ilişkin hak ve talepleri ileriye dönük olarak nasıl etkileyecektir?
Êzidîlerin yaşadığı soykırım ve terk edilmişlik duygusu hesaba katılmadan, YBŞ-PKK tarafından bu teslimiyet ve entegrasyon söylemiyle yapılacak hiçbir siyasi değerlendirme yeterli olamaz. Şengal halkı, ne partiler arasındaki nüfuz mücadelesinin ne de devletler arasındaki pazarlıkların edilgen konusu yapılmalıdır.
Üstelik MERİ’de Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Reber Ehmed’in, Şengal konusunda Bağdat’ın Erbil’i ve bölge halkını muhatap alması gerektiğini söylemesi, bu meselede bütün aktörlerin Neçirvan Barzani, Talabani kardeşler ve Mazlum Abdi ile aynı çizgide olduğu varsayımını da zayıflatmaktadır.
Buna rağmen şu soru yerinde durmaktadır:
Bağdat’ın sahadaki yetkisi genişlerken, Kürdlerin hakları ve Erbil’in siyasi konumu aynı ölçüde neden güvenceye alınmıyor?
Benim kaygım, Şengal’deki tek bir gelişmeden hareketle yarın Güney Kürdistan’ın statüsünün resmen kaldırılacağını ilan etmek de değildir.
Kaygım, daha sessiz ilerleyen bir ihtimaldir:
Parlamentosu çalışmayan, hükümeti denetlenmeyen, gelirleri üzerinde yeterli söz sahibi olamayan ve güvenlik kurumlarını ortak bir kamusal otorite altında birleştiremeyen bir Kürdistan’ın, zamanla kendi statüsünü savunma gücünü kaybetmesidir…
Böyle bir aşınmanın gerçekleşmesi için bütün aktörlerin aynı gizli planın parçası olmaları da gerekmez. Otuz yıldır birbirleriyle rekabet eden partiler, kendi kısa vadeli çıkarlarını korurken Kürdistan’ın ortak ulusal zeminini birlikte zayıflattılar.
Dolayısıyla “öncü alıştırmalar” ihtimalini sorgulamak meşrudur; fakat bu durumu şimdilik kanıtlanmış bir tasfiye planı olarak sunmak için henüz elimizde yeterli veri yoktur. Asıl yapılması gereken, her düzenlemeyi doğuracağı muhtemel sonuçlar üzerinden değerlendirmektir:
Kürdistan’ın karar verme gücü artıyor mu, azalıyor mu?
Kurumlar güçleniyor mu, kişilere bağımlılık mı derinleşiyor?
Merkezî hükümetlerle yapılan anlaşmalar halka açıklanıyor mu?
Kürdlerin hakları bağlayıcı güvencelere mi kavuşuyor, gelecek görüşmelere mi erteleniyor?
Güney Kürdistan, hiçbir ailenin mülkü, hiçbir partinin kazanımı ve hiçbir liderin şahsi tasarruf alanı değildir. Kürd halkının tarihsel mücadelesinin ve Kürd milletinin ortak emanetidir.
Bu emaneti korumak, yalnızca dışarıdaki tehdide itiraz etmekle olmaz. İçeride hesap sormayı, kurumları işletmeyi ve millî hakları günlük iktidar pazarlıklarının üzerinde tutmayı da gerektirir.
Yarın “Statümüzü elimizden aldılar” dememek için bugün sorularımızı sormak zorundayız:
Kürdistan’ın adını korurken, kendi kendini yönetme gücünün elinden alınmasına mı alıştırılıyoruz?
Maaruf Ataoğlu
29 Ekim 2026


