GURBETTE UYANILAN RÜYA:
ŞEREVDİN’DEN ÇABAKÇUR OVASI’NA BİR MEMLEKET HİKÂYESİ
Bugün 17 Mayıs.
Günlerden pazar.
Sabahın sessizliğinde gözlerimi yine gurbet ellerde açtım.
Aramızda tam 3.650 kilometre var.
Ben burada, uzak bir memleketin soğuk duvarları arasında yaşarken; aklım, ruhum ve iç dünyamdaki duygularım ise çocukluğuma doğru bunca kilometreyi katederek çoktan Bingöl dağlarına varmıştı.
Oysa gece uykuya daldığımda, Aziz Michelsberg’in hemen eteğinde, tarihî Mühlengraben deresinin kenarındaki evimin penceresinden Aziz Michaelsberg’in görkemli manzarasına bakarak uykuya daldım.
Bambaşka bir yerdeydim.
Gece rüyamda ne beton duvarlar vardı etrafımda, ne yabancı sokakların sessizliği, ne de insanın içine ince ince işleyen gurbet yorgunluğu…
Rüyamda Bingöl’deydim.
Şerevdin’in yükseklerinden Karer’e, Çobantaşı’na ve Çabakçur Ovası’na kuş bakışı bakıyordum.
Sanki çocukluğumun bütün yerleri, yolları yeniden ayaklarımın altına serilmişti.
Her taş beni tanıyor, her rüzgâr adımı biliyor, her dağ sessizce bana, Kürdistan’a “hoş geldin” diyordu.
Şerevdin dağlarının başındaki sabah sisi ağır ağır kalkarken, içimde yıllardır uyuyan bir çocuk yeniden gözlerini açtı.
O çocuk; yalın ayak toprağa basan, çeşme başında su içen, kenger biçmeye giden, marşıngı görünce dayanamayıp yiyen, yukarıya doğru baktığında rıbes’in “ıçkın” kendisini çağırdığını gören ve en önemlisi kekik kokusunu ciğerlerine çekerek kuş sesleriyle sabaha uyanan çocuk Maaruf’tu.
Karer’in yoğun meşe kaplı vadileri, Çobantaşı’nın sarp yamaçları, çocukluğumun geçtiği o kutsal coğrafyayı rüyamda yeniden canlı canlı yaşıyordum.
Endemik bitkilerin kokusu vardı havada.
Toprağın kendi dilimde, Zazaca konuşan çiçekleri vardı burada.
Bütün bunlar insana yalnızca güzellik değil, aidiyet de veren tanıdık, bildik bir tabiattı.
Kaplıcaların buharı göğe yükseliyor, Derî Dılav’dan “dıl-av” şelaleleri şarıl şarıl akıyordu.
Sular, sanki yıllardır içimde biriken hasreti yıkamak ister gibi coşkuyla Bın Gawona doğru çağlıyordu.
Kuşlar cıvıldıyor, dağlar susuyor, taşlar benimle konuşuyordu.
İnsan bazen anlar ki memleket yalnızca doğduğu yer değildir.
Memleket; insanın ilk defa gökyüzüne baktığı yerdir.
İlk defa korktuğu, sevindiği, düştüğü, kalktığı, annesinin sesini duyduğu, babasının gölgesinde güven bulduğu huzur dolu bir yerdir.
Memleket, insanın çocukluğunun saklandığı en derin ve güvenli sandıktır.
Gurbet ise bazen ekmek kapısıdır.
Bazen benimkisi gibi mecburiyet ve sürgündür.
Bazen insanın ailesi için, çocukları için, geleceği için sırtlandığı ağır bir kader ve kederdir.
Ama ne kadar güçlü olursa olsun insan, sabahın bir vaktinde uyandığında içinde ince bir sızı duyuyor her zaman.
Çünkü bedenim burada olsa da ruhum her zaman doğduğum Kürdistan dağlarının eteklerinde dolaşır.
Ben bugün yine gurbette uyandım.
Ama rüyamda Şerevdin’deydim.
Karer’e baktım.
Çabakçur Ovası’nı ve Çobantaşı’nı gördüm.
Çocukluğumun sesini duydum.
O şelalelerin akışında geçmişimi, o kuşların cıvıltısında annemin duasını, o dağların heybetinde babamın kılamlar söylerken düşünceye dalan suskun vakarını hissettim.
Demek ki insan ne kadar uzağa giderse gitsin, ruhu bazı yerlerden hiç ayrılmıyor.
Bazı dağlar, ovalar, şelaleler insanın içinde hep kalıyor.
Bazı sular ömür boyu insanın yüreğinde akıyor, bazen kanatıyor; tıpkı tenkil-peçarda Murat’ın kana bulandığı gibi.
Bazı rüyalar ise yalnızca rüya değil; insanın köklerine gönderilmiş ruhî, felsefî, ilahî bir selam gibi…
Bugün 17 Mayıs pazar sabahı…
Ben yine gurbetteyim.
Ama biliyorum ki içimde bir yer hâlâ Bingöl’dedir.
Şerevdin’in rüzgârında, Karer’in vadilerinde, Çobantaşı’nın yamaçlarında dolaşmaktadır.
Ve ben her sabah yeniden anlıyorum:
İnsan gurbette yaşlanır belki,
ama çocukluğu hep ülkesinde kalır.
Maaruf Ataoğlu


