Hani biz Kürdlerde bir söz vardır:
“Xwedi aqûbetê we xer bıke…”
Allah insanın akıbetini hayra çevirsin.
Çünkü aqûbet hayırlı olmazsa, başlangıcın ihtişamının da, çekilen çilenin de, edilen yeminlerin de çok fazla anlamı kalmaz.
Bugün Mustafa Karasu’nun açıklamalarını dinlediğimde, çocukluğumdan beri büyüklerimizin söylediği bu söz zihnimde yankılandı durdu.
Düşünün…
Bir dönem “Birleşik Bağımsız Kürdistan” diyerek dağlara çıkan, Kürd halkına “özgür vatan” hayali kurduran,
Bu uğurda on binlerce gencin hayatını ve bir halkın umutlarını bu idealler uğruna seferber eden bir hareketin geldiği bugünkü noktaya bakınca insan ister istemez soruyor:
Demek ki tarihte sadece nasıl başladığınız değil,nasıl bitirdiğiniz çok önemlidir. Çünkü yaşam ve siyaset biraz da aqûbet meselesidir.
Kırk yıl boyunca “devrim”, “özgürlük”, “bağımsızlık”, “ulusal direniş” diyerek yürütülen mücadelenin sonunda;
bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında, insanın aklına ister istemez şu ironik soru geliyor:
Acaba Kürd halkı bağımsız Kürdistan’a mı hazırlanıyordu,
yoksa kırk yıldır bırakın bağımsızlığı Kürdistan fikrinden ve isminden bile mi vazgeçirilmeye mi alıştırılıyordu?
İşin trajikomik tarafı şudur:
Bir zamanlar, özerklik, federasyon isteyenlere “hain” diyenler, bugün kültürel kırıntıları bile büyük bir kazanımmış gibi bizlere sunmaya çalışıyorlar.
Dün “Kürdistan dört parçadır” diye slogan atanlar, bugün bırakın bu haritadan söz edilmesini bile “eski bir paradigma” sayıyorlar.
Dün birleşik, bağımsız ulus-devlet isteyenler, bugün ulus devlet fikrini problemli bularak çöpe attık diyorlar.
Dün bu sınırlar yapaydır diyenler
bugün o yapay sınırların bekçiliğine soyunuyorlar.
İşte bu yüzden büyükler boşuna:
“Xwedi aqûbetê we xer bıke”
dememişler.
Çünkü insan bazen yenildiği için değil, başladığı yere ters düşerek savrulduğu için yaşam insana hüzün veriyor.
Elbette bu mücadelede yüreklerini ortaya kıyarak bedel ödeyen on binlerce insanın samimiyetini, acısını ve fedakârlığını yüreğimizde hissediyor ve onları inkâr etmek vicdansızlıktır diyoruz.
Fakat halklar siyasal hareketleri, yönetenleri yalnızca geçmişteki fedakârlıklarıyla değil;
geldikleri son noktayla da tarihin terazisine çıkararak tartarlar.
Ve tarih bazen en sert ironiyi şöyle kurar:
Bir ömür bağımsızlık diye yürürsünüz…
Sonunda geldiğiniz yerde,
ulus, halk,bağımsızlık gibi çağdışı gereklilikler diyerek talebinizin “gereksiz” olduğunu anlatmaya başlarsınız.
İşte o zaman insanın aklına yine aynı dua gelir:
“Allah aqûbetimizi hayra çevirsin…”


