Haritalardan Silinen, Hafızalardan Asla Silinemeyen Ülke: Kürdistan
Bugün birçok insan bilinçli şekilde aynı yanlışı yapıyor.
Tıpkı Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın yaptığı gibi…
“Kürdistan” denildiğinde meseleyi doğrudan mevcut devletlerin bölünmesi tartışmasına indirgemeye çalışıyorlar.
Nitekim Ahmet Türk’ün “Kürdistan” ifadesine tepki gösteren Oktay Saral’ın;
“Bu topraklarda Kürdistan diye bir yer yoktur ve “asla olamayacaktır” şeklindeki çıkışı da tam olarak bu zihinsel refleksin bir ürünüdür.
Oysa burada dikkat edilmesi gereken temel mesele şudur:
Kürdistan denildiğinde birçok kişinin zihni doğrudan yalnızca siyasi egemenlik ve resmi devlet kalıplarına gitmektedir. Halbuki sosyolojik gerçeklik, resmi hukuk tanımlarından ve güncel siyasi sınırlardan çok daha derin tarihsel köklere dayanır.
Çünkü bir halkın hafızasında yaşayan bir “ülkeyi” coğrafyayı yalnızca bugünkü siyasi sınırlarla yok saymaya çalışmak; tarihi, kültürü ve toplumsal aidiyeti bilmeyecek kadar cahil olmak ya da bilinçli şekilde inkâr etmektir.
Bazı kavramlar vardır ki; onları yalnızca resmi haritalarla, masa başında çizilmiş sınırlarla ya da uluslararası hukuk metinleriyle açıklamaya çalışmak, bin yıllardır yaşayan bir hakikatin ruhunu eksik bırakır.
“Kürdistan” meselesi de tam olarak böyledir.
Çünkü bir yerin “ülke” olması, sadece Birleşmiş Milletler’de sandalyesinin bulunmasıyla açıklanamaz. Eğer mesele yalnızca resmî devlet statüsü olsaydı, tarih boyunca işgal edilmiş, parçalanmış veya sömürgeleştirilmiş bütün halkların ülkeleri yok sayılmış olurdu.
Oysa sosyoloji bize başka bir şey söyler:
Bir ülke;
yalnızca siyasi egemenlikle değil, aynı zamanda ortak hafıza, ortak kültür, ortak dil, ortak acı ve ortak aidiyet duygusuyla oluşur.
Bu nedenle Kürdistan meselesine bakarken önce şu temel soruyu sormak gerekir:
Bir halkın bin yıllardır yaşadığı, türkülerini söylediği, mezarlarını bıraktığı, dilini yaşattığı, kültürünü oluşturduğu bir coğrafya; sırf resmî statüsü yok diye “ülke” olmaktan çıkmaz.
ÜLKE KAVRAMININ SOSYOLOJİK BOYUTU
Modern ulus-devlet anlayışı, özellikle 19. yüzyıldan sonra “devlet” ile “ülke” kavramını birbirine eşitlemeye çalıştı.
Fakat bir ülkenin tarihsel gerçekliği bundan çok daha eski ve derindir.
Örneğin uzun yıllar devlet statüsü olmayan halklar da kendi ülkelerini tarif etmişlerdir. Çünkü ülke dediğimiz şey yalnızca siyasi egemenlik alanı değil; aynı zamanda kolektif ruhun coğrafyaya bıraktığı tarihsel izdir.
Bir coğrafyada:
Ortak tarih varsa,
Ortak kültür varsa,
Ortak dil varsa,
Ortak toplumsal hafıza varsa,
Ortak gelenekler varsa,
İnsanlar o toprağı “bizim yurdumuz, bizim ülkemiz” diye tarif ediyorsa, orada artık yalnızca “toprak” değil, sosyolojik anlamda gerçek bir “ülke” vardır.
Bunu mevcut siyasal egemenlik alanlarıyla yok edemezsiniz.
Kürdistan tam da böyle bir gerçekliktir.
KÜRDİSTAN’IN VARLIĞI HARİTALARLA BAŞLAMADI
Kürdistan’ın varlığı herhangi bir siyasi hareketle başlamadı.
Ne modern örgütlerle başladı, ne de bugünkü politik tartışmalarla…
Kürdistan adı;
binlerce yıldır tarih metinlerinde, İslam tarihinde, seyahatnamelerde, Osmanlı kayıtlarında, Fars kaynaklarında ve bölgesel hafızada yaşayan kadim bir ülke ismidir.
Bu coğrafya;
Zagroslardan Toroslara,
Dersim’den Botan’a,
Hewraman’dan Soran’a kadar uzanan büyük bir kültürel havzadır.
Burada yaşayan insanlar sadece aynı dili konuşmadılar;
aynı ağıtları yaktılar,
aynı dağlara kutsiyet yüklediler,
aynı acıları paylaştılar,
aynı sürgünleri yaşadılar.
İşte millet olmanın özü tam da budur Sayın Saral.
Çünkü millet dediğimiz şey çoğunlukla bir bayraktan önce oluşur.
Önce hafıza doğar,
önce aidiyet doğar,
önce ortak kader oluşur.
Devlet ise çoğu zaman bunun sonrasında milletlerin oluşturduğu egemenlik alanıdır.
DEVLETİ OLMAYAN HALKLAR YOK MUDUR?
Bugün dünyada resmî devleti olmayan birçok halk vardır.
Peki bu halkların kimliği ülkesi yok mudur?
Elbette vardır.
Çünkü bir halkın varlığı, başka devletlerin onu tanıyıp tanımamasına bağlı değildir.
Aksi halde sömürgeleştirilmiş bütün halkların tarihini ülkesini inkâr etmek gerekir.
Kürdler de tam olarak böyle bir tarih yaşamıştır.
Dört parçaya bölünmüş olmak,
asimilasyon politikalarına maruz kalmak,
dillerinin yasaklanması,
isimlerinin değiştirilmesi,
coğrafyalarının inkâr edilmesi…
Bütün bunlar Kürdistan gerçeğini ve ülkenin coğrafi sınırlarını ortadan kaldırmadı.
Tam tersine, baskı arttıkça her dört parçada aidiyet duygusu daha da güçlendi.
Çünkü insan bazen elinden alınmak istenen şeyin değerini çok daha derinden hisseder.
KÜRDİSTAN BİR DEVLET TARTIŞMASINDAN ÖNCE BİR HAFIZA MESELESİDİR
Kürdistan her şeyden önce:
bir hafıza alanıdır,
bir kültür havzasıdır,
bir tarihsel aidiyet coğrafyasıdır.
İnsanların annelerinin mezarını bıraktığı,
dillerini konuştuğu,
düğünlerini yaptığı,
ağıtlarını yaktığı,
çocuklarına kimlik aktardığı bir ülkenin coğrafyadıdır…
Sayın Saral sizin bilgi dağarcığınızda olmasada İşte ülke dediğimiz şey budur.
Çünkü ülke yalnızca siyasi sınırlarla değil, insanın ruhunda taşıdığı bir aidiyetle yaşar.
SONUÇ
Ülkeler önce insanın ruhunda yaşar.
Kürdistan meselesini yalnızca resmi haritalarla anlamaya çalışanlar, aslında sosyolojik büyük haritayı gözden kaçırıyorlar.
Çünkü ülkeler önce insanın kalbinde kurulur.
Bir halk;
binlerce yıldır aynı coğrafyada yaşıyorsa,
aynı kültürel ruhu taşıyorsa,
aynı tarihsel hafızayı koruyorsa,
o halkın ülkesi sadece siyasi bir tartışma değil, aynı zamanda ontolojik bir varoluş gerçeğidir.
Bu nedenle Kürdistan hiçbir zaman yalnızca bir harita tartışması değildir.
Kürdistan;
bir halkın hafızasıdır,
kültürüdür,
dilidir,
dağıdır,
ağıdıdır,
sürgünüdür…
Ve en önemlisi;
1639 Kasr-ı Şirin Anlaşması’ndan bu yana yok edilmek istenmesine rağmen hâlâ dipdiri yaşayan Kürd milletinin kolektif ruhudur.


