HAYIR, CEMİL BAYIK!
BU SAATTEN SONRA KÜRD HALKININ ÇOCUKLARINI DAĞA VE ÖLÜME ÇAĞIRMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİNİZ. NOKTA!
KIRK YILLIK SAVAŞIN KÜRD HALKINA BIRAKTIĞI MİRAS
PKK 1978’de kuruldu, silahlı mücadeleyi ise 15 Ağustos 1984’te başlattı. Aradan kırk yılı aşkın bir zaman geçti.
Bugün bütün ön yargılardan arınarak, hamaseti bir kenara bırakarak sormamız gereken soru şudur:
Bu savaş Kürd halkına ne kazandırdı; bizden kaç can, kaç köy, kaç nesil ve ne kadar vatan toprağı götürdü?
Muhammed Ramadan’ın aktardığına göre Turgut Özal, 1992 yılında Brêz Kâk Mesûd Barzanî’ye şöyle demişti:
“Bu, Kürtlerin yürüttüğü bir savaş değil. Bu savaşı yönetenler aslında Kürdleri yok etmek istiyorlar. Amaçları; Kürd halkının yarısını yaşadıkları bölgelerden göç etmeye zorlamak, çocuklarını öldürmek ve ailelerini dağıtmaktır.”
Bu sözlerin üzerinden otuz yılı aşkın zaman geçti. Bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda, ne yazık ki bu uyarının ne kadar ağır bir hakikate dönüştüğünü görüyoruz.
Kırk yılı aşkın çatışmada 50 binden fazla insan hayatını kaybetti. Ölenlerin önemli bir bölümü, özgürlük ideali taşıyan Kürd gençleriydi. Binlerce köy boşaltıldı; milyonlarca insan doğduğu topraklardan koparılarak Diyarbakır’ın, Van’ın, Mersin’in, Adana’nın, Sakarya’nın, Kocaeli’nin, Bursa’nın, Ankara’nın, İzmir’in ve İstanbul’un yoksul mahallelerine; Avrupa’nın gurbet yollarına savruldu.
Elbette köylerin yakılması, faili meçhul cinayetler, işkenceler, zorla kaybetmeler ve sivillere karşı uygulanan devlet şiddeti hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarih huzurunda ve hukuk önünde kendi suçlarıyla yüzleşmeli; sorumlular, yetkili ulusal ve uluslararası yargı mercileri önünde hesap vermelidir.
Fakat ikinci bir gerçeğimiz daha vardır: Devletin işlediği suçlar, PKK’nin kırk yıllık silahlı stratejisini sorgulamamıza engel olmamalıdır. Zira bu yapıyı iyisiyle ve kötüsüyle doğru analiz edemediğimiz takdirde, gelecek kuşakların özgürlük mücadelesinde aynı ağır hataları yeniden yapmalarına göz yummuş oluruz.
Çünkü Kürd halkının haklı davası ile PKK’nin tercih ettiği silahlı yöntem aynı şey değildir.
PKK’nin savaşı yalnızca Bakûr’u yakmadı; zamanla Başûr’un dağlarına ve köylerine de taşındı. Kandil, Zap, Metîna, Avaşîn, Gare hattı ve hatta Şengal Dağı, Türkiye ile PKK arasındaki savaşın kalıcı cephelerine dönüştürüldü.
Türkiye bu bölgelere yüzlerce askerî operasyon düzenledi ve sınır ötesinde onlarca askerî üs kurdu. Yüzlerce Başûr köyü boşaldı; binlerce insan toprağından, bağından, bahçesinden ve geçim kaynağından uzaklaştırıldı.
Türkiye’nin Başûr topraklarındaki askerî varlığı ve sivilleri de hedef alan bombardımanları uluslararası hukuk bakımından kabul edilemez. Ancak PKK’nin de Başûr halkının iradesi dışında bu coğrafyayı silahlı üs ve savaş alanına dönüştürmesi kesinlikle “Kürdistanî mücadele” olarak kabul edilemez. Kırk yılın sonunda bu karşılıklı çatışma düzeninin ortaya çıkardığı fiilî sonuç, bize yalnızca yapılan yanlışları değil, kimlerin bu savaş ortamından yararlandığını da sorgulatmaktadır.
Kuzeydeki bir Kürd örgütünün varlığı, Kürdistan’ın başka bir parçasındaki köylerin boşaltılmasına gerekçe yaratıyor, o parçanın halkını bombardıman altında bırakıyor ve egemenliğini aşındırıyorsa burada çok ağır bir siyasal çelişkiyi; hatta yanlış veya yanıltıcı bir stratejik aklı sorgulamak gerekir.
Bu savaş yalnızca insanlarımızı öldürmedi; halkımızın servetini ve geleceğini de tüketti. Tarım yapılamadı, hayvancılık geriledi, köyler insansızlaştı, yatırımlar gelmedi, sınır ticareti durdu. Dağlarımız bombalandı, ormanlarımız yandı, meralarımız mayınlandı. Başûr Kürdistanı’nın devletleşme imkânları ağır biçimde zarar gördü. Bakûr halkının kaynakları okula, üniversiteye, fabrikaya, teknolojiye ve bilime değil; silaha, karakola, mağaraya, görünen ve görünmeyen mezarlıklara harcandı.
En ağır kaybımız ise pırıl pırıl gençlerimiz oldu.
Bir halk, kırk yıl boyunca en cesur ve en yetenekli çocuklarını dağa, cezaevine, mezara ve sürgüne gönderirse yalnızca insanlarını kaybetmez; geleceğini, bilgisini, sermayesini ve devlet kurma kabiliyetine sahip on binlerce evladını da kaybeder.
Özal’a atfedilen şu söz, meselenin özünü anlatmaktadır:
“Kürtler, çocuklarını açlık ve kurşunlara maruz kalacakları dağlara göndermek yerine yetiştirmeli, eğitmeli; teknolojide, bilimde, siyasette ve ekonomide güç elde ederek ülkeyi ekonomik refaha kavuşturmalıdırlar. Böylece hızla artan nüfusları ve müteşebbis ruhlarıyla hayal ettikleri Kürdistan’ı elde edebilecekleri gibi, Türkiye’nin de sahibi olmak için çalışmalıdırlar.”
Bunca yıkımın ardından anlaşılmıştır ki Kürd halkının ihtiyacı yeni mezarlıklar değil; güçlü okullar, özgür üniversiteler, millî kurumlar, gelişmiş bir ekonomi, ortak diplomasi ve etkili bir hukuk mücadelesi sonucunda elde edilecek siyasî bir statüdür.
Ne yazık ki bunca savaşın ve yıkımın ardından varılan nokta; bağımsız, federal, özerk veya otonom bir Kürdistan değil, “Demokratik Entegrasyon” adı altında yeni bir asimilasyon paradigması olmuştur.
Kırk yıldır devam eden bu anlamsız silahlı mücadelenin sona ermesi, Kürd halkının yararınadır. Kürd halkı olarak silahların susmasını, şiddetin ve terörün bütünüyle sona ermesini ivedilikle istiyoruz. Artık hiçbir Kürd annesi evladının tabutuna sarılmamalı; hiçbir Türk annesinin ocağına da ateş düşmemelidir. Dağlarımız silah sesleriyle değil, çocuklarımızın neşesiyle; topraklarımız mezarlarla değil, okullarla, fabrikalarla ve özgür kurumlarla anılmalıdır.
Bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen süreci, Kürd meselesinin gerçek, adil ve kalıcı çözümü olarak görmüyoruz. Çünkü Kürd meselesi yalnızca silahların bırakılmasıyla çözülecek bir güvenlik meselesi değil; bir halkın kimliğinin, dilinin, millî varlığının, siyasî iradesinin ve statü talebinin tanınması meselesidir.
Ancak bu süreci çözüm olarak görmememiz, yeniden silahlı mücadele çağrısı yapılmasını doğru bulduğumuz anlamına da gelmez. Tam tersine, hangi gerekçeyle ve kim tarafından yapılırsa yapılsın, Kürd gençlerinin yeniden dağlara ve ölüme çağrılmasını kesinlikle reddediyoruz. Bir halkın geleceği, aynı acıları yeniden yaşatarak kurulamaz. Kırk yılın yıkımından sonra silaha yeniden sarılmayı önermek cesaret değil; tarihten ders almamak ve yeni bir nesli daha ateşe atmaktır.
Bizim yolumuz teslimiyet değil, demokratik ve millî mücadeledir; silah değil siyaset, ölüm değil hayat, mağara değil okul, iç çatışma değil millî birlik, hamaset değil akıl ve ortak diplomasi olmalıdır.
Bu kırk yıllık savaş, Kürd meselesini “terör” başlığı altında da olsa bir ölçüde görünür hâle getirmiş ve Türkiye’nin inkâr duvarında kimi gedikler açmıştır. Ancak aynı savaş, Kürdlerin en meşru taleplerinin uluslararası alanda on yıllar boyunca “terör” başlığı altında bastırılmasına da zemin sunmuştur. Başlangıçta ilan edilen “Bağımsız ve Birleşik Kürdistan” hedefinden geriye ne kaldığı artık bu yapının stratejisyenlerine açıkça sorulmalıdır.
Kırk yılı aşkın savaşın ardından hâlâ Kürd dili anayasal güvence altında değilse, Bakûr’un hiçbir siyasî statüsü yoksa, Başûr toprağının bir bölümü YBŞ adıyla kurdurulan yapı eliyle Irak devletinin egemenliğine terk ediliyorsa ve ilişkide olunan YNK tarafından Kürdistan’ın kalbi Kerkük’ün valiliği yüz yıl sonra Türkmenlere armağan ediliyorsa; yapılan fedakârlıkların yanında izlenen yöntemin hesabını sormak, Kürdler açısından tarihî ve millî bir sorumluluktur.
Bunu sormak ihanet değil; asıl sormamak felakettir.
Asıl felaket, amacı ve hedefi belirsiz bir savaşta kaybedilen Kürd çocuklarının hayatını herhangi bir örgütün ideolojisinden veya herhangi bir liderin iktidarından daha değersiz görmektir.
Bütün bunlar bize göstermektedir ki artık Kürdler, kendilerine biçilen ölüm siyasetinden çıkmalı; bilgiye, ekonomiye, diplomasiye, hukuka ve millî birliğe dayanan yeni bir yol kurmalıdır.
Çünkü Kürdistan’ın dağları çocuklarımızı yutmak için değil; İsviçre Alpleri gibi özgür ve müreffeh bir halkın yurdu olmak için vardır.
Kürd halkı şu gerçeği bilmek zorundadır:
Hiçbir parti ve hiçbir örgüt, Kürdistan’dan daha büyük ve daha değerli değildir.
Hiçbir lider, hiçbir “Serok”, Kürd halkının ortak iradesinin üzerinde değildir ve asla olamaz.
Hiçbir savaş, amacı belirsiz bir hedef uğruna bir halkı tüketme hakkına sahip değildir.
Gelecek nesiller bu dönemi mutlaka sorgulamalı; yapılan hataları, bunlara göz yumanları ve destek veren öncü kadroları tarih önünde değerlendirmelidir. Suçu bulunanlar hukuk önünde, sorumluluğu bulunanlar ise halkımızın vicdanında ve tarihin şaşmaz hafızasında mahkûm edilmelidir.
Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürd halkına karşı uyguladığı sistematik şiddet, zorunlu göç, köy boşaltma, faili meçhul cinayet ve inkâr politikalarının sorumluları da ulusal ve uluslararası hukuk önünde yargılanmalıdır. Yaşananların insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında değerlendirilmesi ve tarihî hakikatin hukuki belgelerle kayıt altına alınması sağlanmalıdır.
Çünkü barış, geçmişin suçlarını unutturmak değildir.
Barış; hakikatin açıklanması, adaletin sağlanması ve aynı acıların bir daha yaşanmayacağının güvence altına alınmasıdır.
Kürd halkının ihtiyacı yeni bir savaş çağrısı değil; onurlu, adil, demokratik ve anayasal güvencelere dayanan kalıcı bir çözümdür.
Maaruf Ataoğlu
20 Eylül 2026


