İnanç, Fedakârlık ve Kurmay Akıl Arasındaki Kırılma
İnançla ülkesini savunan, bedel ödemeyi göze alan gençler her coğrafyada saygıyı sonsuza dek hak eder. Eşrefiye ve Şeyh Maksud’ta direnen Kürt gençleri de bu tarihsel çizginin bir mutlak bir parçasıdır. İnançları uğruna direnmiş, yaşamlarını yitirmiş, yaralanmış veya esir düşmüş olanlara saygı duymak, insanî ve ahlaki bir zorunluluktur. Ancak saygı, sorgulamayı dışlayan bir suskunluğa dönüştüğünde; fedakârlık, akılsızlığın örtüsüne dönüşme riski taşır.
Burada mesele, gençlerin cesareti ya da inancı değildir. Tartışılması gereken temel sorun, bu cesaretin ve inancın hangi kurmay akıl tarafından, nasıl ve ne ölçüde yönetildiğidir. Askerî kurmay mantık, yalnızca savaşmayı bilen değil; savaşı ne zaman, nerede ve hangi bedelle yürütmesi gerektiğini bilen ve sonucunda ne elde edebileceğini öngören akıldır. Bu nitelikten yoksun bir kurmay anlayışı, en değerli sermayesi olan insan gücünü sınırsız ve ölçüsüz biçimde tükettiğinde özgürlük inancı incinir ve yara alır. Umutlar kırılır halkın inancı zayıflar ve kazanamayacağının endişesine kapılır.
Kürt siyasal-militer pratiğinde tekrar eden trajediler —Hendek-Barikat süreci, kırsal alan çatışmaları ve son olarak Eşrefiye–Şeyh Maksud hattı ortak bir zaafı işaret etmektedir: öngörü eksikliği. Bu eksiklik, yalnızca taktiksel değil; stratejik, sosyolojik ve psikolojik boyutları olan yapısal bir sorundur.
Kırk yılı aşan silahlı mücadele sürecinde yüz bine yakın Kürt gencinin yaşamını yitirdiği halk içerisinde ifade edilmektedir. Bu ölçekte bir kayıp, tarihte herhangi bir ulusal mücadele sürecinde olağan kabul edilemez. Üstelik bu bedelin karşılığında somut, sürdürülebilir ve kurumsallaşmış en küçük bir otonom, özerk veya federal bir kazanım üretilememiş olması, kurmay aklın başarısını değil, öngörü eksikliğinin krizini göstermektedir.
Bu noktada annelerin gam içerisinde yaşlı tutumunu anlamak gerekir. Kürt anneleri, tarihsel olarak düşmanın acımasızlığını kaderin bir parçası olarak görmüş; evlatlarının ölümünü şahadet kavramıyla anlamlandırarak hayatta tutunarak kalmaya çalışmıştır. Bu, saygı duyulması gereken ulvi bir varoluşsal savunma refleksidir. Ancak kardeşlerin, yakınların ve toplumun geri kalanının yani bizlerin suskunluğu aynı ölçüde masum değildir. Çünkü burada artık mesele kader değil, hesap verilebilirliktir.
Sorgulamanın “ihanet”le özdeşleştirildiği bir gelenekte, kurmay aklın hataları kutsallaştırılmıştır. Eleştiri, düşmana hizmet etmekle eş tutulur. Bu durum, yalnızca düşünceyi bastırmaz; kurmay aklın hatasını kalıcılaştırır. Oysa modern dünyada özgürlük mücadeleleri, insan hayatını merkeze alan rasyonel stratejilerle yürütülür. İnanç, aklın yerine geçtiği anda; fedakârlık, israfa dönüşür.
Bu bağlamda sıkça verilen örneklerden biri **İrlanda Kurtuluş Ordusu**dur. Yüzyıllara yayılan İngiliz hâkimiyetine karşı yürütülen mücadelede, dünyanın en güçlü askerî yapılarından birine karşı sınırlı insan kaybıyla elde edilen siyasal kazanımlar, kurmay aklın ve çok katmanlı mücadelenin önemini açıkça göstermektedir. Burada mesele kıyas yapmak değil; eksik olanın ne olduğunu sormak ve anlamaktır.
Eksik olan, sorgulamadır. Körü körüne güvenme, itaat ve teslimiyet kültürü; teolojik bir örgütlenme çerçevesinde “vahiy” yöntemi anlamlı olabilir. Ancak özgürlük mücadelesi, itaat üzerine değil, bilinç ve sorgulama üzerine inşa edilir. Özgürlük arayışıyla yola çıkan bireylerin, katıldıkları yapılar içerisinde, bu savaşçılar önce kendi özgür iradelerinden vazgeçirilmeye zorlanmaları, başlı başına temel bir çelişkidir. Bu çelişki, mücadeleyi daha baştan sakatlar.
Dahası, farklı yeteneklere ve potansiyellere sahip gençlerin tek tip bir eğitimle, en zor ve en yıpratıcı savaş biçimi olan gerilla savaşına sürülmesi; insan kaynağının ne kadar hoyratça tüketildiğini göstermektedir. Nitelikli kadroların düşünsel, diplomatik, örgütsel ya da toplumsal alanlarda değerlendirilmemesi; kurmay aklın stratejik körlüğünün bir başka göstergesidir.
Sonuç olarak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud’ta yaşananlar münferit birer trajedi değil; yüz yıllardır sorgusuz devam eden yapısal bir akıl krizinin son halkalarıdır. Gençlerin cesareti asla tartışma konusu değildir. Tartışılması gereken, bu cesareti yöneten, şekillendiren ve çoğu zaman tüketen Kürtlerin askerî–kurmay anlayışın ta kendisidir.
Gerçek saygı, yalnızca selam durmakla değil; aynı acıların tekrar etmemesi için aklı, stratejiyi ve sorumluluğu yeniden inşa ederek, binlerce kez hesap kitap yapmakla mümkündür. Aksi hâlde fedakârlık, sonsuz bir tekrarın içine hapsedilmiş bir trajedi olmaktan hiç bir zaman kurtulamayacaktır.


