İŞİD’e Karşı Kalkan, Sonrasında Açık Hedef: Kürtler ve Uluslararası İkiyüzlülük
İŞİD’e karşı yürütülen küresel mücadelenin en ağır bedelini ödeyen topluluk Kürtler olmuştur. On binlerce kayıp, yıkılmış şehirler, kuşatmalar ve zorunlu göçlerle örülü bu tarihsel direniş, yalnızca askerî bir başarı değil; aynı zamanda modern Ortadoğu’da seküler, çoğulcu ve yerel meşruiyete dayalı bir toplumsal savunma pratiği olarak tarihsel bir rol üstlenmiş ve kayda geçmiştir.
Ancak paradoks şudur:
Bu bedelin büyüklüğü, Kürtleri uluslararası sistem nezdinde daha güvende değil, daha kırılgan bir duruma getirmiştir.
Araçsallaştırılmış Bir Direniş
İŞİD (Irak-Şam İslam Devleti)’e karşı verilen mücadelede Kürtler, özellikle Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında, küresel koalisyonun sahadaki asli gücü olarak konumlandırıldı. Fakat şimdi anladığımız kadarıyla bu konum, askerî açıdan vazgeçilmez olsa da; siyasi açıdan geçici ve koşullu bir “resmî hüviyet cüzdanı” statüsüne indirgenmiş durumdadır.
Çünkü Kürtlerin müttefikliği, haklara dayalı bir ortaklık değil; tehdidin varlığına bağlı, geçici bir zorunluluk olarak tanımlandı. Tehdit ortadan kalktığında —ya da yönetilebilir seviyeye indirildiğinde— Kürtler bir anda jeopolitik denklemin dışına itilerek pazarlık unsuruna dönüştürülmüştür.
Ateşkesin Söylediği ve Gizlediği
Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde sağlanan geçici ateşkesin, uluslararası aktörlerce “itidal” ve “iyi niyet” vurgusuyla karşılanması; yüzeyde barışçıl bir dil üretirken, derinde ahlaki sorumluluğun ötelenmesi anlamına gelmektedir. Ateşkesin kalıcılaştırılması için gösterilen çabanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönlendirdiği silahlı grupları da kapsayacak şekilde genişletilmesi, Kürtler açısından şu soruyu kaçınılmaz kılar:
İŞİD’e karşı insanlığın kalkanı olan bir halk, nasıl olur da aynı anda “yönetilebilir risk” olarak görülür?
Türkiye Faktörü ve Vekâlet Şiddeti
Buradaki temel sorun, devletler arası doğrudan çatışmadan kaçınma refleksiyle, şiddetin vekâlet aktörleri üzerinden meşrulaştırılmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin siyasi ve toplumsal kazanımlarını ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlarken; bu tanımı sahada doğrudan değil, silahlı gruplar aracılığıyla hayata geçirmiştir.
Uluslararası sistem ise bu duruma açık bir karşı duruş yerine, sessizlik, taktiksel ve mahcup bir diplomatik denge dili ile eşlik etmiştir. Böylece Kürtler, bir yandan “terörle mücadelede ortak” iken, diğer yandan İŞİD’de olduğu gibi terörize edilebilir bir hedef hâline getirilmiştir.
Sosyolojik Gerçeklik: Bedel Ödeyenin Hak Sahibi Olmaması
Bu tablo yalnızca politik değil; derin bir sosyolojik çelişkiyi de açığa çıkarır. Modern uluslararası düzen, bedel ödeyenleri değil; bedeli yönetenleri muhatap alır. Kürtlerin sorunu da tam olarak budur:
Ölenler Kürt’tür, direnenler Kürt’tür, yıkılan kentler Kürt kentleridir; fakat karar masaları başına oturanlar, ödül konulmuş teröristlere aittir.
Bu durum, Kürt toplumunda kalıcı bir güven krizi, siyasal yabancılaşma ve tarihsel travmanın yeniden üretimi anlamına gelir. Ateşkesler bu yüzden Kürtler için barışın değil; çoğu zaman ertelenmiş şiddetin adı olmuştur.
Sonuç: İkiyüzlülüğün Stratejik Konforu
Bugün Kürtlerin İŞİD’e karşı verdiği mücadele, uluslararası söylemde hâlâ övgüyle anılırken; aynı Kürtlerin, Türkiye’nin Emlakçı Barak’ın yönlendirdiği silahlı yapılara karşı savunmasız bırakılması, bu övgünün içi boş bir retorik olduğunu göstermektedir.
Gerçek şu ki:
• Kürtler, tehdit varken “müttefik”,
• Tehdit bittiğinde “yük”,
• Kazanım elde ettiğinde ise “sorun” olarak görülmektedir.
Bu konuda bugün yapılan görüşmelerin Kürt halkı açısından hiçbir inandırıcılığı yoktur. SDG ve YPG yöneticilerinin bu mücadeleyi ulusal bir hak talebine dönüştürmemiş olmaları da oldukça manidardır.
Ayrıca ajanslardan alınan bilgilere göre; Sayın Mesud Barzani gibi aktörlerin kimi telefon telkinleri sonucunda Eşrefiye ve Şeyh Maksud’dan Kürdistani yerel koruma gücünün çıkmasına ikna edilmesi de üzücüdür. Başta Mazlum Abdi olmak üzere, Kürtler Rojava’da çeşitli flamaları bir kenara bırakarak acilen ulusal bayrak ve federasyon ilan etmelidir. Ayrıca, eğer Eşrefiye ve Şeyh Maksud’u koruyamıyorlarsa, uluslararası bir gücü Kürdistan’a resmen davet etmelidirler.
Zira bu ikircikli yaklaşım değişmediği sürece, hiçbir ateşkes kalıcı; hiçbir barış samimi; hiçbir uluslararası açıklama da inandırıcı olmayacaktır. Çünkü adalet, yalnızca sessiz silahların değil; açık sorumluluğun varlığıyla mümkündür.


