Menderes İnanç’ın konuşmasında ortaya koyduğu temel siyasi itirazı amasız, fakatsız destekliyorum: Kürd halkının geleceği, hiçbir liderin dokunulmazlığına, hiçbir örgütün bekasına ve hiçbir ideolojinin doğruluğunu kanıtlama arayışına asla feda edilemez.
Bu konuşmayı dinlerken, mücadeleye elli yılını vermiş insanları düşündüm. Gençliğini, eğitimini, ailesiyle geçireceği yılları bu uğurda geride bırakanları… Cezaevlerinden geçenleri, sürgünde yaşlananları, arkadaşlarını ve evlatlarını kaybedenleri…
Ve kendime şu soruyu sordum:
Bunca bedel ödemiş insanlar, Menderes İnanç kadar açık konuşabilseydi, Kürd milleti olarak bugün nerede olurduk?
Bu soruyu kimsenin fedakârlıklarını küçümsemek için sormuyorum. Tam tersine, o fedakârlıkların neden siyasi bir hesap sorma iradesine dönüşemediğini anlamak için soruyorum. Çünkü bir insanın mücadeleye verdiği elli yıl, kendisine susma mecburiyeti yüklemez. O elli yıl, kendisine herkesten önce sorumluluk alma ve konuşma hakkı verir.
Bir zamanlar devlete karşı söz söylemenin bedelini göze alan sizler, bugün kendi siyasi çevrenizde gelişen bir yanlışın adını koymaktan neden çekiniyorsunuz?
Üzerinde durmamız gereken düğüm noktası tam da buradadır.
Bedel ödemek, içinizden birinin yaptığı yanlışın hesabını sormaktan vazgeçmek değildir.
Kürd siyasetinin temel sorunlarından biri, halkın fedakârlığı ile yöneticilerin siyasi sorumluluğu üstlenmemelerinin birbirine karıştırılmasıdır. Bu iki konu acilen birbirinden ayrılmalıdır.
Bedeli halk ödüyor; kararın gerekçesini açıklamak, sonucunun hesabını vermek ise yönetenler tarafından sürekli erteleniyor. Başarı lidere yazılırken başarısızlık koşullara, dış güçlere, halkın hazırlıksızlığına veya önderliği anlamaktaki yetersizliğine yükleniyor. Yani, kısacası, fatura yine halka çıkarılıyor.
Bu anlayış, yaptığı yanlışları da halka paradigma olarak sunuyor; halktan, her yeni yönelişi önceki özgürlük mücadelesi gibi sahiplenerek coşkuyla kutlamasını istiyor. Dün savunulan hedefin bugün halk tarafından neden terk edildiğinin hesabını soranları da sadakat sınavına tabi tutuyor.
Oysa yöneticilik, halkın bağlılığından yararlanarak sadece karar vermekle sınırlı değildir. Yöneticilerin, o kararın halkın hangi ihtiyacına cevap verdiğini, halka ne kazandıracağını ve hangi güvencelere dayandığını açıklamaları bir zorunluluktur.
Menderes İnanç’ın konuşmasındaki hesap sorma çağrısını bu nedenle değerli buluyorum. Bir halkın geleceğine yön verme iddiasındaysanız, eleştiriyi de o sorumluluğun parçası olarak kabul edecek ve Kürd halkına hesap vereceksiniz.
Geçmişte gösterdiğiniz fedakârlık, bugünkü kararlarınızı sorgulanamaz hâle getirmez.
Silahların susması ile millî haklardan vazgeçilmesi aynı şey değildir
Tek bir canın daha yitirilmemesini her Kürd gibi ben de yürekten istiyor ve destekliyorum. Annelerin yeni acılar yaşamaması, gençlerin yaşama bağlanarak hayatlarını kurabilmesi hepimizin ortak dileğidir.
Bu iradem, kesinlikle Kürdlerin ana dili, millî kimliği, kolektif hakları ve kendi geleceğini belirleme talebi hakkında susmamı gerektirmiyor.
Tam tersine, silahlı mücadelenin sona ermesinin savunulduğu bir dönemde, demokratik siyasetin neyi hedeflediğinin daha açık söylenmesini gerektiriyor.
Hangi haklar talep ediliyor? Bu haklar hangi hukuki güvencelerle korunacak? Halkın kendi kendisini yönetme iradesi hangi kurumsal yapıda karşılık bulacak? Yapılan görüşmelerde Kürd halkı adına ne öneriliyor, ne kabul ediliyor?
Bu sorulara cevap istemek, barışa karşı çıkmak değildir. Barışın içeriğini sormak ve sorgulamaktır.
Menderes İnanç’ın konuşmasında öne çıkan, silaha başvurmadan da siyasi hedefleri savunabilme düşüncesini bu bakımdan son derece önemli buluyorum. Bir halk, savaş istemeden de mevcut statüsünü kabul etmediğini söyleyebilir. Bağımsızlığı, federasyonu veya kendi kendini yönetmeyi demokratik siyasetin konusu yaparak bunları taraflarıyla yüksek sesle tartışabilir.
Kürdlerden beklenen, ölümü reddederken hak taleplerini de terk etmeleri olamaz.
Entegrasyonun içeriğini kim açıklayacak?
“Demokratik entegrasyon” denildiğinde sorulması gereken soru açıktır: Kürdler hangi haklarla, hangi statüyle, nasıl bir kardeşlik ve eşitlik düzenine katılacaklar? HTŞ ile mi, Haşdi Şabi ile mi veya İstanbul Barosunun yeni seçilmiş, seçilmesini faşist söylemler ve sloganlarla kutlayan başkanı Ümit Kocasakal’la mı?
Ana dilin kamusal ve kurumsal güvencesi, millî kimliğin tanınması, seçilmiş iradenin korunması ve kolektif haklar açıklığa kavuşmadan kullanılan kavramlar, halkın önündeki belirsizliği asla gidermez.
Bir siyasi tercihin adında “demokratik” kelimesinin bulunması yeterli değildir. Demokratik niteliğini, halka tanıdığı haklar ve karar süreçlerine katılma imkânı gösterir.
Kürdlerin, gelecekleri hakkında verilen kararları öğrenmesi, tartışması ve gerektiğinde reddedebilmesi gerekir. Halkın iradesinden söz edenlerin, halkın itirazına da yer açması gerekli ve zorunludur.
Üzerinde konuşamadığımız bir geleceği, bir millet olarak nasıl özgürce kabul etmiş olabiliriz?
Elli yıllık birikim neden suskunluğa dönüşüyor?
Uzun yıllar mücadele etmiş insanların tereddütlerini anlayabiliyorum. Bir itirazın, bütün geçmişlerini inkâr etmek gibi algılanmasından çekiniyor olabilirler. Kaybettikleri arkadaşlarına haksızlık edeceklerini düşünüyor olabilirler. Siyasi çevrelerinden dışlanmaktan korkuyor olabilirler.
İşte bu nedenle suskunluk meselesini yalnızca bireysel cesaretle açıklamak eksik kalır. Eleştiriyi ihanetle karşılayan siyasi kültürü de behemehal sorgulamamız gerekir.
Bir insanın arkadaşlarına vefası, o arkadaşlarının uğruna hayatını verdiği halkın geleceği hakkında soru sormasına engel olmamalıdır. Geçmişe sahip çıkmanın yolu, geçmişte yapılan her siyasi tercihi sonsuza kadar savunmak değildir.
Yanlışı gördüğü hâlde susan insanlar, zamanla kendi düşüncelerinden de uzaklaşırlar. Önce açık toplantılarda konuşamaz olurlar; sonra itirazlarını yalnızca yakın arkadaşlarına fısıldarlar. Sonunda herkesin özel sohbetlerde bildiği meseleleri, kamuoyu önünde yokmuş gibi davranılan gerçeklere dönüştürürler.
Menderes İnanç’ın konuşmasının kıymeti, bu fısıltıyı açık bir siyasi tartışmaya çağırmasındadır.
Bir halkın diplomasisi üzerinde vesayet kurulamaz
Konuşmanın dış ilişkiler konusundaki temel itirazına da katılıyorum. Kürdlerin kimlerle ilişki kurabileceğine başkalarının karar vermesi kesinlikle kabul edilemez.
Her halk gibi Kürdler de kendi çıkarları doğrultusunda diplomatik ilişkiler geliştirebilir. Bu ilişkileri değerlendirme ölçütümüz, Kürdlerin haklarına ve güvenliğine ne kazandırdığı olmalıdır.
Aynı ölçü, dışarıdan gelen destek açıklamalarına da uygulanmalıdır. Bir devletin Kürdlerden olumlu söz etmesi, kalıcı bir güvence sunduğu anlamına gelmez. Diplomatik temasın siyasi kazanıma dönüşmesi; hazırlık, ortak hedef ve bağımsız karar verebilme yeteneği gerektirir.
Kendi halkına hesap vermeyen bir siyaset, dışarıyla kurduğu ilişkilerde de halkın çıkarını yeterince koruyamaz. Bu nedenle iç demokrasi ile dış ilişkiler birbirinden kopuk ve ayrı düşünülemez.
Cesaret, siyasi bir programa dönüşmelidir
Menderes İnanç kadar cesur olsaydınız ne olurdu?
Belki bütün sorunlarımız çözülmezdi. Yine ağır baskılarla, bölgesel çıkarlarla ve uluslararası hesaplarla karşılaşırdık. Fakat yanlış kararları daha erken tartışabilir, yöneticilerin sorumluluğunu daha açık sorgulayabilir, halkın taleplerini daha güçlü biçimde siyasetin merkezine taşıyabilirdik. Böylece Rojava ve Şengal topraklarını koruyabilirdik.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz cesaretin bir sonraki adımı da budur: Ana dil, millî kimlik, kolektif haklar ve siyasi statü konusunda açık bir program ortaya koymak. Farklı düşünen Kürdlerin birbirlerini susturmadan birlikte çalışabileceği demokratik zeminler kurmak. Liderleri ve örgütleri, halka karşı sorumlulukları üzerinden değerlendirmek.
Benim itirazım, ömrünü mücadeleye vermiş insanlara değildir. O ömrün birikimini etkisizleştiren suskunluklarınadır.
Elli yıl boyunca bedel ödemiş bir insanın, bugün düşüncesini açıklamak için hiç kimseden izin almaması gerekir.
Çünkü o elli yıl, bir lidere susma borcu ve o liderin gittiği yanlış yolu doğrulama sorumluluğu doğurmaz; bir halka doğruları söyleme sorumluluğunu yükler.
Maaruf Ataoğlu
27 Ekim 2026


