Kim Kazandı-Kim Kaybetti
İki Tarafın Ortak Günahı: Biri Hınç, Diğeri Akılsızlık
Ortada bir trajedi varsa, bunun tek faili yoktur.
Bugün yaşananları yalnızca Türk milliyetçiliğinin zafer sarhoşluğuna bağlamak eksikliktir; aynı ölçüde suçlu olan bir başka şey daha vardır: on binlerce Kürt gencinin ölümüne rağmen, hâlâ sahte “çözüm” ve “barış” söylemlerine kanacak kadar akıldan yoksun bir Kürt siyasal aklı.
Türk milliyetçiliği açısından mesele açıktır.
Kürtlerin her acısı, onların siyasal varlığı değil; haz nesnesidir.
Sınırın ötesinde Kürt kasabalarına giren her askerî ya da idari hamleyi, onlar tarafından “zafer” diye sunulur.
Bu, devlet aklı değil; hınçla beslenen, küçülen Osmanlı’nın son artık ülkesidir.
Ama asıl yıkıcı olan şudur:
Bu hınç siyaseti, Kürt tarafından da sorgulanmadan meşrulaştırılmış olmasıdır.
On binlerce genç toprağa verildi.
Bir iki kuşak mezarlıkta büyüdü.
Bir halk, yüz yıldır en üretken evlatlarını kaybetti.
Ve bugün aynı halka, Bahçeli’nin ağzından dökülen birkaç sahte söz “saygı”, “barış”, “süreç” kelimesiyle yeniden umut pazarlanıyor.
Bu, safiyet değil.
Bu, bir akıl tutulmasıdır.
Çünkü Bahçeli’nin temsil ettiği siyasal gelenek, Kürt meselesinde hiçbir zaman çözümün parçası değildir, her zaman inkârın ve bastırmanın ideolojik omurgasını oluşturmuştur. Dün “bölücü” dediğine bugün “saygılı” demesi, bir dönüşüm değil; taktik bir manevradır.
Bu manevraya kanmak ise, Türk milliyetçiliğinin ayıbı değil; Kürt siyasal aklının resmen iflasıdır.
Barış, bedeli ödenmiş bir halkın ortak iradesiyle kurulur.
Teslimiyet ise, yorgunluğun ve çaresizliğin “akıl” diye esaretin sunulmasıdır.
Bugün Kürtlere sunulan şey barış değildir.
Bu;
Silahsızlandırılmış bir hafıza,
Siyasetsizleştirilmiş bir kimlik,
Devletsizliğin kalıcılaştırılmasıdır.
Buna rağmen “kazandık” diyenler de var, “barış geliyor” diye sevinenler de.
Her ikisi de aynı yanılgının içindedir.
Türk milliyetçiliği, Kürtlerin her geri adımını zafer diye pazarlarken;
Kürt içindeki siyasi akıl yoksunluğu, her geri adımı strateji diye meşrulaştırıyor.
Sonuç ortada:
Ne özgürlük var,
ne statü,
ne de güvence.
Sadece mezarlıklarla ölçülen bir tecrübe ve hâlâ ders çıkarılmamış bir tarih var önümüzde.
Gerçekle yüzleşmeden barış olmaz.
Hesaplaşmadan çözüm olmaz.
Ve en önemlisi:
On binlerce gencin ölümünü, birkaç siyasal jestle anlamlandırmaya çalışan her söylem ahlaken sakattır.
Bu halkın ihtiyacı yeni masallar değil.
Bu halkın ihtiyacı,
– akıl,
– cesaret
– ve kendi içindeki yanlışlarla yüzleşebilecek bir siyasal olgunluktur.
Aksi hâlde ne Türk milliyetçiliği kazanır,
ne de Kürtler kurtulur.
Sadece aynı mezarlar daha da uzar ve derinleşir.


