Kimliği Suç Sayılan Halk: Kürtler
Bazı halklar tarih boyunca yoksullukla, bazıları savaşla sınanmıştır. Kürtler ise çoğu zaman yalnızca kimlikleriyle sınanmıştır. Onların suçu; bir dili konuşmak, bir coğrafyaya ait olmak, bir hafızayı taşımaktır.
Modern ulus-devlet inşasının Ortadoğu’daki sert ve homojenleştirici pratiği, Kürtleri bir “güvenlik meselesi” olarak tanımladı. Oysa sosyolojik gerçeklik şunu söyler: Kimlik bastırıldıkça ortadan kalkmaz, daha da billurlaşır. Yasaklanan dil, fısıltıda büyür; inkâr edilen tarih, kuşakların belleğinde direnir.
Kürt meselesi çoğu zaman bir isyanlar tarihi gibi anlatıldı. Oysa bu anlatı eksiktir. Asıl mesele; bir halkın varlığının tanınma talebidir. Tanınma talebi ise ne bölücülük ne de imtiyaz arayışıdır; insanlık ailesi içinde eşit bir yer istemektir.
Kimliği suç sayılan bir toplumda adalet, güvenlik kavramının gölgesine sığınır. Kültür folklora indirgenir, dil “ev içi”ne hapsedilir, siyaset ise sürekli şüpheyle izlenir. Bu durum yalnız Kürtlere değil, devletlerin demokratikleşme kapasitesine de zarar verir. Çünkü kimliğin bastırıldığı yerde hukuk zayıflar, hukukun zayıfladığı yerde ise toplumsal barış kırılganlaşır.
Analitik olarak bakıldığında, Kürt sorunu üç temel eksende düğümlenmiştir:
1. Tanıma krizi (kimliğin hukuki ve anayasal statüsü),
2. Temsil krizi (siyasal iradenin meşruiyeti ve çoğulculuk sorunu),
3. Güvenlik paradigması (hak taleplerinin güvenlik diliyle bastırılması).
Bu üçlü yapı çözülmeden, yüzeysel reformlar kalıcı barış üretmez.
Kürtler bugün dört devlet sınırı içinde yaşıyor olabilir; fakat kolektif hafızaları sınır tanımıyor. Onları ayakta tutan şey yalnız siyasal iddia değil; dil, dengbêj sesi, dağların yalnızlığı ve annelerin sabrıdır.
Bir halkın kimliğini suç saymak, aslında tarihle kavga etmektir. Tarih ise uzun solukludur; inkârı değil, hakikati kaydeder.
Ve hakikat şudur:
Kimlik suç değildir.
Suç olan, bir kimliği inkâr etmektir.


