Kimlikten Suç Yaratmak
Maaruf Ataoğlu
Kürt Sosyolojisinin Antropolojik Direnişi
Kürtlerin hikâyesi, Ortadoğu’da basit bir azınlık meselesi değildir; çözülememiş bir sosyolojik düğüm, sistematik bir psikolojik incinme, tarihi kökleri kesme girişimi ve antropolojik bir tasfiye projesidir.
Asırlardır bu coğrafyada Kürt olmak, ne yalnızca siyasal kimlik sorunudur ne de etnik bir çelişki;
Kürt olmak, resmi Başta Osmanlı ve Pers imparatorluklarınca yayılmacı ideolojilere karşı antropolojik bir direniş ruhunun hâlidir.
I. Antropolojik Kimlik ve Koparılmak İstenen Hafıza
Kürtlerin yaşayışında aşiretler sadece kan bağı değildir; kolektif hafızanın saklama kabıdır.
Dili, geleneği, mitolojisi, mezar taşındaki yazısı hep bu hafıza üzerinden yürür.
Fakat son yüz yılda devletlerin ortak hedefi, bu hafızayıda dil üzerinden kesmek, tarih üzerinden suçlamak, varlık üzerinden görünmezleştirmek oldu.
Türkiye’de “inkâr - asimilasyon ”,
İran’da “idam - asimilasyon”,
Irak’ta “kimliksizleştirme - asimilasyon ”,
Suriye’de “nüfus kayıdına değer görmeme derecesine indirme” politikası izlendi.
Kürt antropolojisi dört ülke tarafından eş zamanlı tasfiye programına sokuldu.
II. Sosyolojik Yaralar:
Kürtlerde Yasın Toplumsal Biçimi
Her toplum bir acıyı gömer, unutur.
Kürtler ise kendi acısını tarih boyunca Romalılardan beri gömemedi;
çünkü acı her jenerasyonda egemen güçler tarafından yeniden üretildi:
Sürgün, idam, vatandaşlıktan çıkarma, bölgesel yasak, toplu cezalar…
Kürtlerin ruhunda yaygın bir duygu var:
“Atalarım ve ben bu topraklarda doğdum ama bu toprakların sahibi sayılmıyorum.”
Bu duygu, artık bireysel travma değil;
kolektif psiko-sosyolojik kırılma hâline geldi.
Bir halkın “ yurdu, evi hissi” elinden alınırsa, geriye sürekli göç ve savunma hali kalır.
III. Tarih Bilincinin Sistemli Kopuşu
Kürtlerin tarih sahnesinde çok önemli ve oldukça rolü vardır, fakat resmi tarihte “yok” görünür.
Bu görünmezlik, yalnız bir inkâr değil;
aynı zamanda bir “hafıza silme operasyonu”dur.
Kürt, kendisini tarihin evladı olarak değil, tarihin yetim bırakılmışı olarak görüyor. Bunun en büyük sebebi kolektif ulus bilincinin yeterince gelişmemiş olması ve Emperyalist iki büyük imparatorluğun pençesinde yüzlerce yıl önce paylaşılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu imparatorluklar bir bilinç kırılması dayattılar:
• Akademik alandan dışladılar,
• Okul kitaplarında yok saydılar,
• Kültürel üretimi suç kapsamına aldılar.
Sonuç:
Bir halk kendi geçmişinin şifresini çözemez hale getirildi.
IV. Psikolojik Derinlik:
Hep Ceza, Hep Cezalandırılma
Kürt coğrafyasının psikolojisi şu üç temel his üzerinde şekillendi:
1. Adaletsizlik
2. Güvensizlik
3. Aidiyetsizlik
Türkiye’de “terörist” damgası;
İran’da “bölücü” efsanesi;
Irak’ta “konjonktürel dostluk tuzağı”;
Suriye’de “kimliksiz nüfus sürüsü” muamelesi…
Kürt psikolojisi, ceza üzerinden terbiye edilerek eğitilmeye çalışıldı.
Siyasi ceza değil; toplumsal yaşam cezası.
V. Değişik İmha Biçimleri ve Müebbet Yaşamlar
Dört coğrafyada Kürt mücadelesinin karşılığı:
• Türkiye’de Toplumsal cezalar, Darağacı ve müebbet cezaevi,
• İran’da İnfaz ve Darağacı,
• Irak’ta Aleni İnfaz ve Toplu kimyasal saldırılar,
• Suriye’de Yerinden sürülme ve nüfus yoklama listesine indirgenme.
Yani Kürtler için “devlet baskısı” değil,
varoluşun kriminalize edilmesi söz konusu.
Bir halk, ölene kadar cezalandırılıyor;
öldükten sonra bile saklanan kimliğiyle direnmeye devam ediyor.
VI. Direnişin Antropolojik Anlamı
Kürt direnci, romantik duygusal patlama değildir;
bir antropolojik korunma içgüdüsüdür.
Dilin korunması, kültürün yaşatılması, folklorun sürdürülmesi…
Bunların hepsi “siyasi eylem” değil;
var olma ve varlığını sürdürme mücadelesidir.
Kürt psikolojisi bastırıldıkça,
“içten örgütlenen bilinç” büyür.
Bu nedenle Kürt toplumunda:
• Kitap, ideolojik araç değil; hafıza deposu,
• Dil, siyaset değil; tarihi zırh,
• Ağıt, yas değil; kolektif tutanak işlevindedir.
VII. Çıkış:
Kimlik, Adalet ve Bilinç
Kürt sosyolojisi şunu öğrendi:
Bir halkın yok edilmesi, sadece onun bedensel varlığını değil,
aklını, ruhunu, tarih bilincini hedef alır.
Bu yüzden çıkış, ham sloganlarla değil;
yüksek bilinçle, stratejik akılla, adalet kavramıyla olur.
Direniş öfke değil, kendini tanıyan bilincin gücüdür.
Kürt halkının mücadelesi, yeni bir hâkimiyet arayışı değil;
“Antropolojik varlığını savunma” mücadelesidir.
Ve bu mücadele, hiçbir coğrafyanın sınırlarına sığmayacak kadar samimi, insani ve tarihidir.


