Komünal yaşam özgürleştirir;
ama kutsallaştırılmış kollektifçilik köleleştirir.
Komünal yaşam ve demokratik kolektivizm, tarih boyunca ezilen halkların dayanma, ayakta kalma ve özgürleşme araçları olmuştur.
Ancak her araç gibi; nasıl kullanıldığı, hangi zihniyetle işletildiği belirleyicidir.
Komünal ve kollektif yapılar;
Dogmatikleştiği anda,
Eleştiriye kapandığı yerde,
Lideri kutsallaştırdığı ölçüde,
Bireyi tamamen yok saydığı noktada
özgürleştirici karakterini yitirir ve bizzat baskının kendisine dönüşür.
Burada mesele, komünal yaşamın kendisi değildir.
Asıl sorun, aklı askıya alan kör kollektifçilik anlayışıdır.
Çünkü komünal yaşam;
insanı yalnızlıktan kurtarır,
dayanışmayı örgütler,
toplumsal vicdanı diri tutar.
Ama kör kollektifçilik;
itaati erdem sayar,
sorgulamayı ihanetle eş tutar,
bireyi siler, kişiliği ezer,
en sonunda da mücadeleyi içten içe çürütür.
Bu yüzden altını kalın çizgilerle çizmek gerekir:
Komünal yaşam özgürleştirir;
ama kutsallaştırılmış kollektifçilik köleleştirir.
Ulusal kurtuluş mücadelesi açısından bakıldığında tablo daha da nettir.
Komünal yaşam, toplumsal dayanışmanın zeminidir.
Kollektif birliktelik, mücadelenin motor gücüdür.
Ancak bu iki yapı sağlıklı, eleştiriye açık ve insan onurunu esas alan bir anlayışla birleşmediği sürece; ortaya çıkan şey özgürlük değil, yeni bir tahakküm biçimi olur.
Nihai başarı ise şuna bağlıdır:
Kollektif bilinç ile bireysel onur arasında kurulan hassas dengeye.
Bu denge bozulduğunda;
toplum hareket eder ama insan kaybolur,
mücadele sürer ama özgürlük ertelenir.
Ve tarih bize defalarca şunu göstermiştir:
Bireyi ezen hiçbir yapı, özgür bir toplum inşa edemez.

