Konu Kürdler Olunca İlkeler Neden Susuyor?
Fehim Taştekin’i uzun yıllardır takip eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ortadoğu’yu bilen, sahayı tanıyan ve bölgeyi yakından izleyen gazeteciler arasında önemli bir yere sahiptir. Özellikle Suriye, Irak ve Lübnan üzerine yaptığı çalışmalar, birçok kişinin göz ardı ettiği ayrıntıları görünür kılmıştır. Bu yönünü teslim etmek gerekir.
Ancak tam da bu birikimi nedeniyle, biz Kürdlerin kendisinden beklentisi de sıradan bir gazeteciden daha fazladır.
Benim temel itirazım, Kürd meselesine yaklaşımındaki çelişkidir.
Fehim Taştekin, Kürdlerin inkâr edilmesine, kültürel haklarının gasp edilmesine, askerî yöntemlerle bastırılmasına ve Türkiye’nin güvenlik eksenli politikalarına, cılız da olsa, çoğu zaman haklı eleştiriler yöneltmektedir. Fakat mesele Kürdlerin ulusal statüsüne, kendi kaderini tayin hakkına ve bağımsız siyasal iradesine geldiğinde, aynı açıklığı ve ilkeselliği göremiyoruz.
Doğrudan “Kürdler devlet kurmamalıdır.” dediğine de tanık olmadık. Böyle açık bir cümle kurmuyor. Fakat kullandığı analiz dili, vardığı sonuçlar ve yaptığı vurgular, fiilen bu sonuca hizmet eden bir anlayışa sahip olduğu izlenimini veren bir çerçeve oluşturuyor.
Kürdlerin bağımsızlık talebi söz konusu olduğunda, analizlerinin merkezine çoğunlukla şu başlıkları yerleştiriyor: bölgesel dengeler, devletlerin toprak bütünlüğü, jeopolitik riskler, İsrail’in hesapları, ABD’nin planları, İran’ın kaygıları ve Türkiye’nin güvenliği…
Bütün bunlar elbette göz ardı edilemez. Ancak dikkat çekici olan şudur: Aynı analizlerde Kürd halkının ulusal iradesini, tarihsel mağduriyetini ve kendi kaderini tayin hakkını hiçbir zaman ön planda tutmamaktadır.
Bir halkın en doğal hakkı olan kendi kaderini tayin isteği veya devletleşme talebi, sürekli başka aktörlerin çıkarları üzerinden tartışıldığında, farkında olunmasa bile o halkın öznesi olduğu dava bir nesne hâline gelir.
Benim itirazım tam da buradadır.
Ortadoğu’da Arap devletleri vardır, Türk devleti vardır, Fars devleti vardır. Bunların varlığı hiçbir zaman “bölgeyi istikrarsızlaştırıyor” gerekçesiyle Fehim Taştekin tarafından sorgulanmazken; konu Kürdlerin devletleşmesine geldiğinde birdenbire bütün bölgesel dengeleri hatırlatıyor, bütün haritaları, bütün stratejileri ve bütün jeopolitik hesapları anında masaya yatırıyor.
Bu yaklaşımın kendisi bile biz Kürdler tarafından başlı başına sorgulanmalıdır.
Benzer bir durum Rojava konusunda da görülmektedir. Kürdlerin elde ettiği kazanımların kültürel haklar kısmını teslim ediyormuş gibi görünmekle birlikte, çözümün sürekli Şam’ın egemenliği içinde aranmasını; bağımsız siyasal iradenin ise ihtiyatla karşılanmasını savunması, aslında aynı zihniyetin farklı bir yansımasıdır.
Elbette her gazetecinin farklı bir dünya görüşü olabilir. Kimisi ulus-devletleri savunur, kimisi federasyonu, kimisi özerkliği. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak benim tespitim ve eleştirim şudur:
Eğer ilke gerçekten halkların kendi kaderini tayin hakkı ise, bu ilke Kürdler söz konusu olduğunda da aynı cesaretle savunulmalıdır. Eğer bu ilke jeopolitik hesaplara göre esniyorsa, artık evrensel bir ilke olmaktan çıkar; bölgesel güç dengelerine göre şekillenen siyasi bir tercihe dönüşür.
Fehim Taştekin’in İran, Suriye ve Hizbullah eksenine ilişkin analizlerinde de benzer bir yaklaşım görülmektedir. Bu aktörlerin güvenlik kaygıları ve stratejik öncelikleri uzun uzun anlatılırken, Kürdlerin ulusal güvenlik kaygıları ve tarihsel deneyimleri aynı ağırlıkta kendisi tarafından katiyen ele alınmamaktadır.
Bu nedenle birçok Kürd okurunda şu kanaatin oluşmasını da yadırgamıyorum:
Fehim Taştekin, Kürdlerin haklarını savunuyor gibi gözükse de; Kürdlerin egemenliğine mesafeli duruyor, hatta bunu zaman zaman “ikinci bir İsrail” benzetmesi üzerinden dolaylı biçimde reddediyor.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Kürdler için Ortadoğu’da sadece hak talep eden bir toplum olmakla, kendi geleceklerine kendileri karar veren siyasal bir özne olmak arasında çok büyük bir fark vardır.
Son olarak şunu da özellikle ifade etmek isterim:
Bu değerlendirmeler, Fehim Taştekin’i “Kürt düşmanı” ya da “Kürt karşıtı” ilan etmek için yapılmış değildir. Belki de böyle bir niteleme hem haksız hem de kolaycı olur. Benim eleştirim, kişiliğinden ziyade yaptığı analizlerde bilinçaltında Kürd karşıtlığının neden var olduğunu ve bunun üstü örtülü bir şekilde sürekli tekrar eden bir yaklaşım olarak kendisini gösterip göstermediğini sorgulamaktır.
Çünkü ben inanıyorum ki bir halkın özgürlüğü; komşu devletlerin kaygılarıyla değil, o halkın ilkesel iradesiyle ölçülmelidir.
Ortadoğu’da herkesin devleti doğal kabul edilirken, yalnızca Kürdlerin devlet sahibi olmasının sürekli “erken”, “riskli”, “tehlikeli” veya “başkalarının projesi” olarak sunulması; farkında olunsun ya da olunmasın, statükonun dilini yeniden üretmektedir.
Ve tarih bize göstermiştir ki statükolar, en çok da hak sahibi olmak isteyen halkların önüne engel olarak çıkarılır.
Maaruf Ataoğlu
24 Temmuz 2026


