KÜRD SİYASETİ ANKARA’NIN KONFORLU KOLTUKLARINDA 35 YIL:
AYNI KADROLARLA KÜRD HALKININ GELECEĞİ İNŞA EDİLEBİLİR Mİ?
Bir halkın demokratik mücadelesi, yalnızca devletlerin baskı politikalarıyla değil; kendi siyasal yapılarının yenilenme kapasitesiyle de ölçülür.
Bugün artık Kürd siyasetinin, sadece devleti değil, kendisini de cesaretle sorgulaması gereken tarihsel bir eşiğe geldiğini düşünüyorum.
1988’de başlayan ve SHP listelerinden HEP’e, DEP’ten HADEP’e, DEHAP’tan DTP’ye, BDP’den HDP’ye, Yeşil Sol Parti’den bugün DEM Parti’ye uzanan yaklaşık otuz beş yıllık parlamenter çizgiye dönüp baktığımızda, inkâr edilmesi mümkün olmayan sosyolojik bir gerçeklikle karşı karşıya kalıyoruz.
Partilerin isimleri değişti.
Logolar değişti.
Programlar değişti.
Söylemler değişti.
Fakat parlamentodaki siyasal kadroların önemli bir bölümü büyük ölçüde aynı kaldı.
Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Hatip Dicle, Leyla Zana, Selim Sadak, Pervin Buldan, Selahattin Demirtaş, Sebahat Tuncel, Aysel Tuğluk, Hasip Kaplan, Gülten Kışanak, Meral Danış Beştaş, Mithat Sancar, Sırrı Süreyya Önder, Osman Baydemir, İdris Baluken, Ayla Akat Ata, Nursel Aydoğan, Ayhan Bilgen, Emine Ayna, Feleknas Uca, Garo Paylan, Hüda Kaya, Ertuğrul Kürkçü, Adil Zozani, Dilek Öcalan, Ömer Öcalan ve daha ismini şu an hatırlayamadığım birçok kişi, farklı dönemlerde yeniden TBMM sıralarında yer aldı.
Elbette bu isimlerin tamamını aynı kefeye koymak ne doğru olur ne de vicdanidir.
İçlerinde gerçekten mücadele azmi ve inancı yüksek, yıllarca cezaevinde kalan, ağır bedeller ödeyen ve demokratik mücadeleye samimiyetle katkı sunan insanlar vardır. Kürd halkının hafızasında saygın bir yer edinmişlerdir. Ancak bütün bunlara rağmen, hiç kimse ve hiçbir bedel, Kürd halkının ulusal demokratik mücadelesini otuz beş yıl boyunca domine etme hakkına sahip değildir.
Bu yazının amacı ne kişisel fedakârlıkları küçümsemek ne de şahısları hedef göstermektir.
Asıl tartışılması gereken konu şahıslar değil, Kürd siyasetinin iplerini eline geçiren bu temsil sistemidir.
Çünkü otuz beş yıl boyunca aynı siyasal çevrelerin parlamenterleri belirleyerek bunu doğal bir temsilmiş gibi siyaset üzerinde hâkim kılmaları, ister istemez şu soruları gündeme getirmektedir:
Kürd halkı gerçekten bu kadar dar bir siyasal kadroyla mı temsil edilebilir?
Yaklaşık kırk milyonluk bir milletin içinden neden sürekli aynı isimler temcit pilavı gibi yeniden önümüze çıkmaktadır?
Neden yeni kuşaklar, akademisyenler, hukukçular, iktisatçılar, diplomasi alanında yetişmiş insanlar, kadın hareketinin yeni temsilcileri, gençler, diasporanın yetiştirdiği nitelikli kadrolar ve farklı toplumsal kesimler parlamentoda yeterince yer bulamamaktadır?
Demokratik siyaset, toplumun sürekli kendisini yenileyen canlı iradesi olmak yerine, belirli kadroların uzun yıllar boyunca dönüşümlü olarak görev yaptığı kapalı bir yapıya mı dönüşmüştür?
Daha da önemlisi, milletvekilliği zamanla ulusal demokratik mücadelenin bir aracı olmaktan çıkıp profesyonel bir siyasal kariyere mi evrilmiştir?
Bu soruların cevabı yalnızca bireylerde aranamaz.
Sorunun önemli bir boyutu, Ankara merkezli siyasal kültürün zaman içerisinde ürettiği konforlu temsil anlayışıdır.
Çünkü uzun süre aynı siyasal mekanizma içinde bulunan her yapı, bazen farkında olmadan kendi konfor alanını oluşturur.
Eleştiriye kapanır.
Kendini yeniden üretir.
Yeni kadroların önünü daraltır.
Ve zamanla toplumun dinamizmi ile siyasal temsil arasındaki mesafe açılmaya başlar.
Bugün tartışılması gereken mesele tam da budur.
Kürd halkının siyasal iradesi, emir-komuta ilişkileri içerisinde şekillenen dar kadro anlayışıyla mı güçlenecektir; yoksa liyakatin, çoğulculuğun, hesap verebilirliğin ve toplumsal çeşitliliğin esas alındığı yeni bir temsil modeliyle mi?
Hiçbir demokratik hareket, kendi içinde sürekli yenilenmeden ve temsil ettiği toplumla bağını güçlendirmeden toplumu yenileyemez.
Hiçbir ulusal hareket, yeni kuşaklarını siyaset sahnesine taşımadan geleceğini asla inşa edemez.
Ve hiçbir parlamenter mücadele, milletvekilliğini uzun yıllar boyunca belirli çevrelerin doğal hakkı hâline getirerek toplumsal meşruiyetini sürdüremez.
Kürd halkının ihtiyacı, yalnızca atama usulüyle belirlenmiş yeni milletvekillerinin TBMM’ye gönderilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç duyulan şey; yeni bir siyasal kültür, yeni bir temsil anlayışı, hesap verebilirlik, liyakat, kurumsallaşma ve toplumun bütün renklerini kapsayan demokratik bir yenilenmedir.
Çünkü bir halkın kaderi, aynı isimlerin sürekli yer değiştirmesiyle değişmez.
Bir ülke de böylesi bir anlayışla demokrasisini geliştiremez.
Sayın Demirtaş, QAD’a verdiğiniz röportajda, “Kendime siyasetçi demekten utanıyorum.” diyorsunuz.
Bu özeleştiriyi kıymetli buluyorum.
Ancak aynı özeleştirinin, yıllardır kendi siyasal geleneğinizde oluşan temsil anlayışını da kapsaması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü değişmesi gereken yalnızca kişiler değil, temsilin zihniyetidir.
Ve belki de bugün en çok sormamız gereken soru şudur:
Otuz beş yıldır aynı siyasal kadrolarla yürütülen parlamenter temsil, Kürd halkının ulusal demokratik haklarını hangi noktaya taşıyabilmiştir?
Bu soruya verilecek samimi cevap, geleceğin siyasetini de belirleyecektir.
Bir halkın kaderi, otuz beş yıldır aynı isimler arasında dolaşan milletvekillikleriyle değişmez, Sayın Demirtaş. Değişmesi gereken, temsil anlayışının ta kendisidir. Çünkü Türkiye ve Kürd siyasetinde zaman zaman değişen yalnızca kartvizitler oluyor.
Maaruf Ataoğlu
26.Haziran 2026


