BAŞKALARI DEVLET KURARKEN KÜRDLER NEDEN STATÜ ARIYOR?
“I. BÖLÜM”
BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOLLAR
Bir halkın özgürlüğe olan mesafesi, yalnızca verdiği mücadelenin uzunluğuyla ölçülmez. Öyle olsaydı Kürdler, çoktan kendi geleceklerinin sahibi olurdu.
Şeyh Ubeydullah Nehrî’den bugüne uzanan tarihimizde direniş de var, fedakârlık da… Darağaçları, sürgünler, yakılan köyler, toplu mezarlar var. Fakat bütün bu ağır bedellerin karşılığında hâlâ aynı soruyu soruyoruz:
Kürd milleti, kendi topraklarında hangi kalıcı ve güvenceli siyasi hakka kavuştu?
Bu soruya cevap ararken yalnızca kendi tarihimize bakmak yetmez. Bizimle aynı yüzyılda mücadele eden halkların hangi yollardan geçerek bağımsızlığa ulaştıklarını da incelemek gerekir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İrlandalılar, Britanya’ya karşı yürüttükleri mücadeleyi 1922’de devletleşmeye taşıdı. Adanın tamamını özgürleştiremediler; bölünmenin acısını yaşadılar. Ancak millî iradelerini temsil eden bir devlet kurabildiler.
Mısırlılar, 1919’daki kitlesel direnişin ardından 1922’de sınırlı bağımsızlık elde etti. İngiliz nüfuzunu sona erdirmeleri daha uzun sürdü.
Türkiye’de ise işgale karşı yürütülen Millî Mücadele, Osmanlı’dan kalan askerî ve idari kadrolara dayanarak 1923’te egemen bir cumhuriyetle sonuçlandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlık dalgası büyüdü. Lübnan ve Suriye, Fransız mandasından çıktı. Hindistan ve Pakistan 1947’de bağımsız oldu. Endonezyalılar, 1945’te ilan ettikleri bağımsızlığı dört yıllık direniş ve diplomasiyle kabul ettirdiler.
Vietnamlılar Fransız sömürgeciliğine karşı savaştı. Fas ve Tunus 1956’da, Gana 1957’de bağımsızlığa ulaştı. 1960’ta Afrika’nın birçok halkı kendi devletinin bayrağını yükseltti. Cezayirliler, ağır bedeller ödedikleri savaşın ardından 1962’de Fransız egemenliğine son verdi.
Portekiz sömürgelerinde Gine-Bissau, Mozambik ve Angola halkları; daha sonra Zimbabve, Namibya ve Doğu Timor halkları da farklı mücadelelerle bağımsızlıklarını kazandı.
Bu ülkelerin hepsi demokrasi kuramadı. Bazıları iç savaşa, diktatörlüğe ve yeni bağımlılıklara sürüklendi. Dolayısıyla devlet sahibi olmak bütün sorunların çözümü değildi. Fakat bu halklar, uluslararası alanda tanınan bir siyasi varlık kazandılar.
Peki, onların başardığını Kürdler neden başaramadı?
Cevabı yalnızca “birlik oldular” cümlesine sığdıramayız. Onların arasında da bölünmeler, liderlik kavgaları ve iç savaşlar vardı. Üstelik çoğu, sınırları belirlenmiş ayrı bir sömürge yönetimiydi. Kürdistan ise Osmanlı döneminde parçalanmış iki yapıydı. Osmanlı sonrası dört parçaya bölünmüş birden fazla devletin egemenlik alanında kaldı. Kürdlerin herhangi bir parçadaki kazanımı, diğer devletler açısından da her zaman tehdit sayıldı.
Bu tarihî farkı görmeliyiz. Ancak bu farkı, kendi siyasi sorumluluklarımızdan kaçmanın gerekçesine de asla dönüştürmemeliyiz.
Bağımsızlığa ulaşan hareketler, farklı ölçülerde de olsa halkın mücadelesini siyasi temsil, diplomasi ve yönetim kurumlarıyla tamamladılar. Dış dünyanın önüne uygulanabilir bir egemenlik talebi koyabildiler.
Bizde ise sık sık halkın iradesiyle örgütün iradesi, millî çıkarla liderin tercihi birbirine karıştırıldı. Bir partinin güçlenmesi, milletin özgürleşmesi gibi sunuldu.
Oysa bir örgütün ayakta kalmasıyla bir halkın geleceğinin güvenceye alınması aynı şey değildir.
Bugün sormamız gereken soru budur:
Bunca fedakârlık neden kalıcı siyasi yetkiye dönüşmedi? Halkımızın ödediği bedellerin karşılığını şahıs, parti ve örgüt kim, hangi ölçüyle nasıl değerlendirecek?
Maaruf Ataoğlu
25 Ekim 2026


