Kürdlerin Suriye’deki Entegrasyonunun Perde Arkası
Bir halkın geleceği hakkında yapılan açıklamada, o halkın iradesinden çok devletlerin güvenliği ve müttefiklerin memnuniyeti öne çıkıyorsa, kullanılan kavramları dikkatle sorgulamak gerekir.
MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Suriye’deki entegrasyona ilişkin sözleri, bu bakımdan sıradan bir diplomatik değerlendirme değildir. Kalın, Türkiye’nin izlediği politikayı savunurken, Kürdlerin yeni Suriye içindeki konumunun belirlenmesinde Ankara’nın İmralı ile işbirliği içerisinde üstlendiği rolü de açıkça sahiplenmektedir. Daha önce Türkiye’yi eleştiren çevrelerin bugün teşekkür ettiğini söylemeside bu politikanın uluslararası düzeyde kabul gördüğü iddiasını taşımaktadır.
Ancak emperyalist devletlerin kendi aralarında birbirine teşekkür etmesiyle, bir milletin varlığını ve özgürlüğünü esas alarak yola çıkan bir liderin bu iddiasından vazgeçmesi o milletin geleceğinin güvenceye alınması arasında kendiliğinden kurulabilecek bir bağ yoktur.
Emperyalist Devletlerin birbirleriyle uzlaşması, Kürdlerin hangi hakları kazandığı veya kazanmalarına engel olduklarının gerçeğinin sorusunu ortadan kaldırmaz.
Kalın’ın açıklamasını okurken benim üzerinde durduğum temel mesele şudur: Kürdlerin entegrasyonu, kendi iradeleriyle katıldıkları ve kolektif haklarının güvenceye alındığı bir ortaklığın mı; yoksa bölgesel güvenlik hesaplarına uygun biçimde, İmralı ile oluşturdukları, kimliksizleştirmeyi yeniden konumlandırmanın adımıdır?
Bu sorunun cevabı, “entegrasyon” kelimesinin olumlu çağrışımlarında kesinlikle aranmaz. Cevap; anayasanın hükümlerinde, yerel yönetimlerin yetkilerinde, anadilin kamusal kullanımında ve Kürdlerin karar süreçlerindeki hak talepli gerçek ağırlığında aranmalıdır.
Kalın’ın anlatısında formülü üreten Türkiye’dir. Formülün Kürdler açısından yararlı ve makul olduğuna karar veren de yine Türkiye’dir. Burada belirginleşen siyasi sorun, bir komşu devletin sürece katkısından öte, başka bir milletin adına komşu bir devlette bile, yaptığı işbirlikçi anlaşmalar neticesinde neyin doğru olduğuna hükmetme yetkisini kendisinde görmesidir.
Kürdler adına en makul çözümü tarif edenler, Kürdlerin kendi geleceklerini belirleme iradesine ne kadar alan tanımaktadır?
Üstelik bu değerlendirme, NATO, istihbarat ve güvenlik gündemi içinde yapılmaktadır. Kalın, entegrasyondan söz ederken Türkiye’ye, komşularına ve NATO’ya yönelik tehdidin artık kalmadığını da vurgulamaktadır.
Bu söylemden çıkardığım siyasi sonuç şudur:
Başarı ölçüsü olarak öncelikle devletlerin kendi güvenliği gösterilmektedir. Kürdlerin millet olarak siyasi güvencelerinin aynı açıklıkla ortaya konulmaması ise sorgulanmamaktadır.
Elbette Suriyede sığ bir düzeyde olsa çıkarılan kararname ile Kürdleri kültürel varlık olarak görülmesini görmezden gelmeyiz. Suriye’de 16 Ocak 2026 tarihli kararname, Kürdçeyi ulusal dil olarak tanımış, belirli bölgelerde seçmeli ders veya kültürel eğitim faaliyeti kapsamında öğretilmesine imkân vermiş, Newroz’u resmî tatil ilan etmiş ve vatandaşlıktan mahrum bırakılan Kürdlere ilişkin düzenlemeler getirmiştir.
Bunlar, geçmişteki inkâr karşısında anlam taşıyan adımlar olabilir. Fakat güney batı Kürdistan “Rojava” da on beş yıldır var olan fiili özerk yapının anayasal statü Federasyon veya Özerklik beklentisi içerisinde olan Kürd milletini entegrasyon aldı altında teslim alarak herhangi bir hukuki güvencesi olmayan kültürel haklarla sınırlamaya mecbur bırakmak kalıcı bir çözüme kavuşturmaz.
Ayrıca bu adımların kapsamı ve güvencesi de tartışılmalıdır. Avrupa Birliği İltica Ajansının değerlendirmesi de söz konusu kararname ve Ocak 2026 anlaşmasının Kürd milletinin haklarına anayasal tanınma sağlamadığını belirtmektedir.
Dolayısıyla kültürel tanınmanın hangi siyasi ve anayasal güvencelerle tamamlandığı sorusu hâlâ önemini korumaktadır. Bir halkın dilini öğrenebilmesi, kendi yaşadığı bölgenin yönetiminde hangi yetkilere sahip olacağı sorusunu bu sınırlı çözüm yaklaşımları cevaplayamaz.
Entegrasyonun sosyolojik boyutu da burada ortaya çıkar. Uzun yıllar inkâr, savaş ve yerinden edilme yaşamış toplumlarda güven yalnızca açıklamalarla kurulamaz. İnsanların evlerine dönebilmesi, mülklerine kavuşabilmesi, çocuklarını kendi dilleriyle yetiştirebilmesi ve siyasi görüşlerini korkmadan ifade edebilmesi gerekir. Ortak yaşama duyulan bağlılık, insanların o ortaklık içinde kendilerini güvende ve söz sahibi hissetmeleriyle güçlenir.
Kürd siyasetinin “öncülerinin” sorumluluğu da bu noktada ağırlaşmaktadır. Liderliklerin üstlendikleri görevi veya kabul ettikleri düzenlemelerin halkın hangi somut hakları sağladığının gerçekliğini dikkate almaları zorunludur. Hangi haklar korunmuştur?
Hangi kurumlar hangi şartlarla devredilmiştir?
Verilen sözlerin uygulanmasını kim denetleyecektir?
Bir ihlal durumunda hangi hukuki güvence alınmış ve bu hukuki güvence nasıl işletilecektir?
Bu soruların sorulması çözüm yollarını ve barış arayışını zayıflatmaz; tam tersine çözümün ve barışın içeriğini görünür kılar.
“Perde arkası” derken, elde belge olmadan kesinleşmiş bir gizli anlaşmanın varlığını ileri sürmüyorum. Fakat Kalın’ın açıklamasının görünür kıldığı çıkar sıralamasına da dikkat çekmek durundayım. Türkiye güvenlik politikasının başarısını anlatmakta, müttefiklerin memnuniyetini aktarmakta ve Kürdler için uygun gördüğü entegrasyon ve asimilasyon formülünü savunmaktadır. Bu tablonun Kürdlerin özgür iradesi ve kalıcı hakları bakımından kabul edilebilirliği mümkün değildir.
Çünkü bir sürecin uluslararası destek bulması, o sürecin halkın beklentilerini karşıladığını kanıtlamaz.
Ankara’nın başarı olarak gördüğü ve müttefiklerinin şimdilik istikrar dediği düzenin içinde Kürdlerin elde edemediği ulusal kimlik haklarıyla ve hukuki olarak elde edilememiş güvenceleriyle zorunlu bir birlikteliğin güvence olarak görülmesi, Kürd milleti tarafından kabul edilebilir bir durum değildir.
Kürdlerin Türkiyede ve Suriye’deki entegrasyonunu değerlendirirken esas alınması gereken asıl soru budur.
Maaruf Ataoğlu
24 Ekim 2026


