Kürdün Hafızası ile Devletin Dili Arasında: Cellatlık, Mağdurluk ve Siyasal Şizofreni
Sayın Özgür Özel,
Siz, DEM Partisi üzerinden Kürtlere “Stockholm Sendromu’na kapılmayın” derken aslında bu halkın hafızasını hafife aldınız. Fakat alın size, ülkenin Cumhurbaşkanından tokat gibi bir cevap…
Cumhurbaşkanı, CHP’ye “Kürt celladı” dedi.
Türkiye’de siyaset bir kez daha aynalar karşısında kendi suçunu başkasına yıkma yarışına dönüştü.
Erdoğan’ın sözleri belli:
“Cesaretin varsa aynaya bak, celladı orada göreceksin… Kürt kardeşim kimin cellat olduğunu bilir… İstiklal Mahkemeleri’nde darağaçlarında iskemleyi kimin devirdiğini milletim çok iyi bilir.”
Bu sözlerdeki ironiyi anlamak için siyaset bilimci olmaya gerek yok. Çünkü bu ülkede iktidar da muhalefet de Kürt realitesinin karşısında aynı refleksi gösteriyor:
Fırsatını bulan, eline imkân geçtiğinde, gücünü ispat etmenin en kolay yolunu Kürdü cezalandırmakta buluyor.
Özgür Özel’in cevabı ise başka bir acı gerçeğe işaret ediyor:
Biz durduğumuz yerde duruyoruz. Önce siz “Taybet Ana’nın günlerce alınamayan cenazesinin hesabını verin.”
Evet, bu topraklarda bir cenazenin kaldırılamadığı günler de yaşandı. Kürtlere ölüm bile çok görüldü.
Ama siyasetçiler hâlâ birbirlerine “sizin dedeniz mi öldürdü, benim büyükbabam mı astı?” diye laf yetiştirmekte…
Bu bile başlı başına sosyolojik bir veridir.
KÜRDÜN ÖLDÜRÜLMESİ DEVLETİN TARİHİNDE CEZALANDIRILMAYAN ENDÜJEN BİR EYLEMDİR
Bu ülkede Kürdün öldürülmesi, cezasızlığın genetik kodların arasına işlemiştir.
Devletin uzun tarihiyle partilerin kısa tarihi arasında hiçbir fark yoktur; ikisinin de hafızasında ortak bir refleks vardır:
Kürdün varlığı, bir sorun; ölümü ise bir istatistiktir.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde İstiklal Mahkemeleri’nde apar topar verilen kararlar neyse, bugün sokak ortasında günlerce alınamayan cenazeler de aynıdır.
Fail değişir, yöntem değişir, söylem değişir; ama maktul hep aynı kalır.
Çünkü Türkiye’de siyaset, Kürt karşısında bir tür rüşt ispatı üzerinden çalışır:
Devlet aklına yaklaşmak isteyen her güç odağı, “merkez”e kabul için önce aynı törene katılır:
Kürdü yok sayma, Kürdü aşağılama, gerekirse Kürdü öldürme.
Bu bir ritüeldir artık.
Devletin kapısından içeri girmek için istenen bir “biat merasimi.”
TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ: HEM MAĞDURUM DİYORLAR, HEM MAĞDUR EDENİN POLİTİKASINI DEVREN ALIYORLAR
Erdoğan CHP’ye “cellat” diyor.
CHP ise iktidara siz önce “cesetlerin hesabını verin” diyor.
Ama garip olan şu:
Her iki taraf da, kendi iktidar dönemlerinde Kürde uygulanmış şiddeti konuşmuyor. Suçunu itiraf etmiyor.
Her iki taraf da, devletin değişmeyen Kürt politikasını sürdürmüştür.
Ve her iki taraf da, fırsatını bulduğunda aynı araçları yeniden devreye sokmuştur.
Bu yüzden Kürtler kime baksa aynı yüzü görür:
Birinin dedesi darağacında iskemleyi itmiştir, diğerinin polisi sokakta cenazeyi kaldırtmamıştır.
Aradaki fark sadece dönem farkıdır.
KÜRTLERİN HAFIZASI NE CHP’NİN NE AK PARTİ’NİN SÖYLEMİNE SIĞAR
Kürt halkı, kimsenin sandığı kadar hafızasız değildir.
Kandırılmakla suçlanan Kürt, aslında bu ülkenin siyasal aklını herkesten iyi çözen halktır.
Stockholm Sendromu diye aşağılanan şey aslında gerçek değildir.
Gerçek olan şudur:
Kürt halkı, kendisine hangi kapıdan daha az kurşun sıkıldığını ölçerek siyaset yapmaya mecbur bırakılmıştır.
Bu, bir tercih değil; devlet zorlamasının ürettiği bir siyasal hayatta kalma stratejisidir.
SONUÇ: BU ÜLKEDE BİR CELLAT ARANIYORSA KÜRDÜN MEZAR TAŞINA SORUN
Sayın Özgür Özel,
Stockholm Sendromu demek kolay; ama bu halk ölümle, yasakla, suskunlukla büyüdü.
Kimse Kürtlerden “siyasete körü körüne bağlanmasını” beklemiyor; fakat siyasetçilerden artık şu bekleniyor:
Kürdü öldürmenin cezasız olduğu bu düzenle yüzleşmek.
Kimsenin cesaret edip dokunmadığı gerçek budur.
Bugün Erdoğan’ın CHP’ye “cellat” demesiyle tartışma bitmiyor;
çünkü cellatlık, bu ülkenin siyasi mirasıdır.
Partiler değişir, liderler değişir; ama maktul hep aynı kalır.
Ve bu halkın hafızasında bir söz vardır:
“Bizi öldüren devlet değilse bile, devlet olmak isteyen herkes mutlaka bizi kurban seçer.”


