Kürt Halkı Bir Kişiye Sığmaz:
Raporun Görmezden Geldiği Kürt Sosyolojisi
I. Öcalan Merkezli Dil:
Kürt Halkının Tarihsel ve Toplumsal İndirgenmesi
Raporda en dikkat çekici husus, Kürt meselesinin neredeyse bütünüyle tek bir kişiliğin etrafında kurgulanmış olmasıdır. Abdullah Öcalan’a ayrılan özel ve geniş bölüm, politik bir değerlendirme raporundan daha çok, kişisel bir merkezileştirme metni izlenimi vermektedir.
Raporda yer alan şu ifadeler özellikle sorunludur:
“Kürt halkının varlık ve haysiyet kazanma tarihinin baş aktörü”
“Öcalan’a yönelik hukuki yaklaşım, aynı zamanda Kürt halkına yönelik hukuki yaklaşımı da yansıtmaktadır.”
Bu cümleler, eleştirel bir dikkatle okunduğunda yalnızca Öcalan’ı yüceltmekle kalmamakta; aynı zamanda Kürt halkının çok katmanlı tarihini, toplumsal mücadelesini ve kolektif hafızasını tek bir kişilikte eritmektedir. Bu yaklaşım, farkında olarak ya da bilinçli bir şekilde şu sonucu doğurmaktadır:
Kürt = Öcalan
Öcalan = Kürt halkının varlığı ve haysiyeti
Bu eşitleme, Kürt halkına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Kürtlerin varlığı; ne bir kişinin doğumuyla başlar ne de bir kişinin özgürlüğüyle sınırlıdır.
Kürt halkı; bin yıllardır varlığını sürdürmüş İdris-i Bitlisi’den, Şeyh Ubeydullah Nehri’ye, Qazi Muhammed’den Şeyh Said’e, Seyit Rıza’dan Qasımlo’ya; sürgünlerden isyanlara, köy boşaltmalarından dil yasaklarına kadar bin yıllık bir kolektif bedel ödeyerek gelmiştir.
Öcalan’ın politik bir aktör olarak rolü elbette ki tartışılabilir; ancak Kürt halkının ontolojik varlığını ve tarihsel haysiyetini bir şahsa bağlamak, Kürtleri özne olmaktan çıkarıp bir “temsil nesnesi”ne indirger. Bu dil, özgürleştirici değil; aksine bağımlılaştırıcıdır.
II. Demirtaş Meselesi:
Rehine Gerçeğinin Görmezden Gelinmesi ve Hukukun Askıya Alınması
Raporda Selahattin Demirtaş’ın adı yalnızca birkaç kez, o da genel bir “siyasi tutuklular” listesi içinde anılmaktadır. Bu yaklaşım, meselenin ağırlığıyla açıkça orantısızdır.
Selahattin Demirtaş:
• Seçilmiş bir siyasetçidir,
• Cumhurbaşkanı adayıdır,
• AİHM kararlarına rağmen cezaevinde esir olarak tutulmaktadır.
Buna rağmen rapor, Demirtaş’ı bir rehine olarak tanımlamaktan bilinçli şekilde kaçınmaktadır. Oysa Demirtaş dosyası, yalnızca bir “hukuk ihlali” değil; evrensel hukukun askıya alındığının açık bir göstergesidir.
Raporda geçen şu ifade doğru olmakla birlikte yetersizdir:
“Suçsuzluk karinesi ve lekelenmeme hakkı fiilen askıya alınmıştır.”
Evet, askıya alınmıştır; ama kimin üzerinde ve neden?
Demirtaş, devlet ile yürütülen herhangi bir süreçte pazarlık unsuru hâline getirilmiş, hukuken değil siyaseten içeride tutulan bir figürdür. Bu gerçeği açıkça adlandırmayan her metin, farkında olmadan bu hukuksuzluğun normalleşmesine hizmet eder.
Demokrasi, insan hakları ve evrensel hukuk açısından bakıldığında:
• Rehineyi “tutuklu” diye anmak,
• Hukuksuzluğu soyut kavramlara havale etmek,
• Sorumluluğu muğlaklaştırmak,
hukuku savunmak değil; hukukun ihlaline dilsel bir örtü sağlamaktır.
III. Şeyh Said ve Kürt Sosyolojisi:
Mahcup Dil, Eksik Yüzleşme
Raporda Şeyh Said, Seyit Rıza ve Said-i Nursi’ye ayrılan bölüm, içerik olarak doğru bir talep barındırsa da dil olarak son derece mahcuptur. Bu tarihsel şahsiyetler, yalnızca “mezar yeri bilinmeyen kişiler” değildir.
Şeyh Said ve arkadaşları:
• Bir isyanın değil,
• Bir inkâr rejiminin karşısında duran,
• Toplumsal ve siyasal öznelerdi.
Onları yalnızca “yasın bitmesi” bağlamında anmak, tarihsel yüzleşmeyi duygusal bir talebe indirgemektir. Oysa burada mesele yas değil; adalet, hafıza ve tarihsel sorumluluktur.
Raporun bütününe bakıldığında temel sorun şudur:
Kürt halkının sosyolojisi;
• Aşiretleriyle,
• İnanç farklılıklarıyla,
• Sınıfsal yapısıyla,
• Travmalarıyla,
• Direniş biçimleriyle
neredeyse hiç yoktur ve bunlardan bahsedilmemiştir.
Buna karşılık Kürtlerin varlığı ve haysiyeti, bir kişilikte somutlaştırılmakta; tarih ve toplum geri plana itilmektedir. Bu yaklaşım, Kürt halkını özne yapan değil; onu temsil edilen bir kitleye dönüştüren bir yaklaşımdır.
Sonuç Yerine
Bu rapor, barış ve demokrasi iddiası taşımasına rağmen:
• Kürt halkını bireysel bir figüre indirgemekte,
• Rehine siyasetini yeterince adlandırmamakta,
• Evrensel hukuk dilini muğlaklaştırmakta,
• Tarihsel travmaları mahcup ifadelerle geçiştirmektedir.
Kürt halkının haysiyeti;
ne bir kişinin özgürlüğüne,
ne bir partinin raporuna,
ne de eksik tanımlanmış bir barış diline sığar.
Gerçek bir demokratik yaklaşım, kişileri değil halkı merkeze alır.
Aksi hâlde savunulan şey barış değil; yeni bir indirgeme biçimi olur.


