Kürt Siyasetinde Süreklilik Arz Eden Kırılmalar:
Liderlik, İdeoloji ve Halk Arasında Kaybolan Öncelikler
Kürt siyasal tarihine geniş bir zaman aralığından bakıldığında, ilk göze çarpan şey süreklilik değil; aksine, tekrar eden kırılmaların ve kaçırılmış imkânların oluşturduğu iki yüz yıllık ağır bir mirastır.
Bu miras, yalnızca dış müdahalelerle ya da farklı argümanlarla açıklanamayacak kadar derindir. Zira mesele, çoğu zaman içeride şekillenen tercihlerin, bencil önceliklerin ve siyasal aklın yetersizliğinde düğümlenmektedir.
Şeyh Ubeydullah Nehri’den Kürdistan Teali Cemiyeti’ne, Simko Şekaki’den Qazi Muhammed’e, Şeyh Said Efendi’den Molla Mustafa Barzani’ye, Celal Talabani’den Mesud Barzani’ye ve nihayet ideolojik bir politik hatla ortaya çıkan Abdullah Öcalan’a uzanan bu tarihsel çizgi; farklı dönemlere, ideolojik zeminlere ve mücadele biçimlerine sahip olsa da ortak bir zaafı içinde taşımaktadır.
Kürdistan halkının kolektif çıkarlarını zedeleyen kimi siyasal yapıların ve liderliklerin, “Kürdi kimi işbirlikçi” unsurların da etkisiyle hedeflenen sonuca ulaşamadığı görülmektedir.
Her şeye rağmen burada bir hakkı teslim etmek gerekir. Bu isimlerin her biri, kendi dönemlerinin koşulları içinde Kürdistan halkı adına önemli mücadeleler yürütmüş ve ciddi bedeller ödemiştir. Aynı zamanda Kürdistan halkının ulusal mücadelesinin tarih sahnesinde görünür kılınmasına da katkı sunmuşlardır.
Ancak mesele tam da burada başlar. Bir halkın özgürlük mücadelesini görünür kılmak ile bu mücadeleye kalıcı ve doğru çözümler üretebilmek aynı şey değildir.
Tarih, yalnızca mücadele edenleri değil; doğru strateji geliştirenleri de kalıcı kılar.
Kürt siyasetinde temel sorunlardan biri; aşiret, bölge, ideoloji ya da parti merkezli parçalı yapıların hiçbir zaman gerçek anlamda aşılamamış olmasıdır. Bu durum, başarısızlığı adeta değişmeyen bir kader gibi yeniden üretmiştir. Kürdistan’ın modern siyasal örgütlenmeleri dahi çoğu zaman bu geleneksel kodların yeniden üretildiği alanlara dönüşmüş, dar parti mantığı ve lider kültü öne çıkmıştır. Bu yapı, ortak bir ulusal aklın oluşmasını engellemiş; liderlikleri halkın çıkarlarından ziyade kendi yapılarını korumaya yöneltmiştir.
Örneğin, Şeyh Ubeydullah Nehri ile başlayan erken dönem girişimler dinî meşruiyet üzerinden şekillenen bir siyasal bilinç taşırken; Simko Şikakî daha çok aşiret merkezli bir güç inşasına yönelmiştir. Qazi Muhammed ile somutlaşan Mahabad deneyimi ise uluslararası dengelerin sert gerçekliği karşısında yeterli diplomatik güce sahip olamadığı için yalnız bırakılmıştır.
Daha sonraki dönemde Molla Mustafa Barzani’nin temsil ettiği çizgi, Kürt siyasetini bölgesel bir aktör hâline getirmiş olsa da; bu süreçte dahi Celal Talabani ile yaşanan ayrışma nedeniyle ulusal birlik fikri tam anlamıyla kurumsallaştırılamamıştır. Bu durum, zaman zaman çatışmaya varan rekabetçi yapıların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Celal Talabani ile Mesud Barzani arasındaki uzun süreli siyasal ayrışma bunun en somut örneklerinden biridir.
Modern dönemde ise Abdullah Öcalan ile şekillenen ideolojik çerçeve, Kürt meselesine farklı bir perspektif getirmiş olsa da burada da benzer bir rekabet sorunu ortaya çıkmıştır. İdeolojik yaklaşımlar, halkın somut ve acil ihtiyaçlarının önüne geçirilmiş; bu durum, halkın mücadelesinin önünde ciddi bir engel oluşturmuştur. Hatta kimi söylemlerde Kürtlerin bir halk olarak varlığı dahi tartışmaya açılmış, “kültürel toplum” tanımlamalarıyla siyasal gerçeklik zayıflatılmıştır.
Kürt siyasetinin kronik problemi tam olarak burada yatmaktadır.
Hiçbir dönem, hiçbir yapı ve hiçbir liderlik; kendi hatasını yeterince kabul etmemiş, ideolojik doğrularını örgütsel çıkarlarının üzerinde tutarak Kürdistan’ın ulusal önceliklerini sağlıklı bir biçimde belirleyememiştir.
Bu eksiklik yalnızca teorik bir tartışma değildir; bugün yaşanan somut sonuçların da temel nedenidir.
Bugün geldiğimiz noktada, adı federasyon olan ancak fiiliyatta iki ayrı siyasal ve idari yapıya bölünmüş bir Güney Kürdistan gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum yalnızca bir yönetim modeli sorunu değil; tarihsel olarak biriken siyasal akıl eksikliğinin kurumsallaşamamış bir sonucudur.
Daha da önemlisi, bu parçalanmış yapı artık sadece bir zaafiyet değil; aynı zamanda varoluşsal bir risk üretmektedir. İç rekabetin dış müdahalelere açık hâle getirdiği bu yapı, Kürtlerin tarihsel olarak elde ettiği en somut kazanımlardan birini dahi kaybetme ihtimalini gündeme taşımaktadır.
Açık konuşmak gerekirse:
Kürt halkı yüzyıllardır bedel ödemektedir. Ancak bu bedellerin karşılığında ortaya konulan siyasal sonuçlar aynı ölçüde güçlü değildir. Bu bir kader değildir; yanlış siyasal tercihlerin, eksik stratejilerin ve dar önceliklerin sonucudur.
Eğer bugün Kürtler hâlâ ortak bir ulusal akıl üretemiyorsa,
eğer liderlikler hâlâ kendi yapılarını ve hatalarını halkın önüne koyuyorsa,
eğer ideolojik doğrular toplumsal gerçekliğin önüne geçiyorsa,
sorun yalnızca dışarıda değil; esas olarak içeridedir.
Sonuç olarak mesele şudur:
Kürt siyasetinin, yok olmakla yüz yüze kaldığı bu süreçte yeni bir tarih yazması gerekmektedir.
Bu tarih;
lider merkezli değil, ilke merkezli olmalı,
ideoloji odaklı değil, toplumsal odaklı olmalı,
parçalı değil, bütünlüklü bir siyasal akla dayanmalıdır.
Aksi hâlde geçmişin tekrar eden hataları, geleceğin kaybedilmiş imkânları olarak varlığını sürdürecek ve Kürt halkını ulusal değerlerinden uzaklaştırmaya devam edecektir.
Ve o zaman tarih, yalnızca direnenleri değil; kendi iç zaaflarını aşamayanları ve halkına ihanet edenleri de yazacaktır.


