Kürt ve Yahudi Halkı Üzerinden Üretilen Tehlikeli Dil
Diplomasinin Maskesi Altında Algı İnşası
Suriye sahnesinde yaşananlar artık sıradan bir diplomatik tartışma olmaktan çıkmış, bilinçli bir algı ve dil inşasının parçası hâline gelmiştir. Hakan Fidan’ın, Suriye’ye yönelik söz konusu üçlü temas sırasında Şara–Şeybani ile samimi görüntüler verirken, eş zamanlı olarak Kürtleri “İsrail’le iş birliği” yapmakla suçlaması, yalnızca politik bir tutarsızlık değil; açık bir suçluluk hâli ve çifte standarttır.
Sorulması gereken sorular nettir:
Eğer bu denli yüksek bir hassasiyet söz konusuysa, Golan Tepeleri’nin Trump tarafından malumun ilanı olarak resmen ve fiilen İsrail’e bırakılması karşısında, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere Suriye hükümetinde neden mutlak bir sessizlik hâkimdir?
Eğer Hakan Fidan ve Şara gerçekten İsrail’den bu kadar rahatsız ise, Ortadoğu’da tarihsel ve hukuki sonuçları ağır olan bu gelişme görmezden gelinirken, ertesi gün hangi yüzle Kürtler hedefe yerleştirildi?
Gerçekler inkâr edilemeyecek kadar açıktır, Bay Fidan.
Şara ve Şam’ın karanlık yüzü olarak bilinen Şeybani, İsrail’le defalarca doğrudan temas kurmuş, masaya oturmuş ve iş birliği geliştirmiş aktörlerdir. Bu ilişkiler gizli değil; bilinen, konuşulan ve kayıt altına alınmış temaslardır. Buna rağmen bu tablo karşısında susmayı tercih ederken, Kürtler üzerinden ahlaki bir pozisyon almaya çalışmak, ahlaksızca bir algı üretmekten başka bir anlam taşımaz.
Bay Fidan’ın ve Öcalan’ın Kürtleri İsrail’le iş birliği yapmakla itham etmeleri; kanıtsız, kolaycı ve kasıtlı bir siyasal tercihtir. Amaç, Suriye sahasında yürütülen gerçek pazarlıkları, örtük anlaşmaları ve fiilî teslimiyetleri görünmez kılmak; sahadaki sorumluluğu her zamanki gibi Rojava Kürtlerinin üzerine yıkmaktır. Bu yöntem yeni değildir. “Devlet aklı” söylemiyle bir yıldır Türkiye’de sözde çözüm süreci tiyatrosu oynayanların meşrulaştırılmaya çalışılan eski ve yıpranmış bir propaganda pratiğidir.
Ancak mesele yalnızca Rojava Kürtleri ile sınırlı değildir.
Burada giderek daha tehlikeli bir boyut kazanan konu, elli milyonu aşkın Kürt halkını Yahudi halkına karşı düşmanlaştırmayı hedefleyen antisemitik ve sorunlu bir dilin, Bay Fidan tarafından dolaşıma sokulmasıdır.
Bu dil ne masumdur ne de anlık bir refleksin ürünüdür. Aksine, MİT başkanlığı döneminden beri gelecek siyasetini bunun üzerinden şekillendirmeye yönelik hesaplı bir mühendisliğin parçasıdır.
Kürtler ile Yahudiler, Ortadoğu’nun iki kadim halkıdır.
Her iki halk da sürgün, inkâr, parçalanma ve yok sayılma deneyimlerini tarihsel süreçler boyunca farklı biçimlerde ama benzer acılarla yaşamıştır. Aralarında tarihsel bir kolektif düşmanlık yoktur. Tam da bu nedenle, bu iki halk arasında yapay bir husumet üretmek, yalnızca ahlaki değil; aynı zamanda tarihsel ve sosyolojik açıdan Ortadoğu’ya karşı oynanan tehlikeli bir oyundur.
Bugün yapılan tam olarak budur:
Ülke olarak kendi gerçek politik ilişkileri ve iş birliklerini bununla gizleyerek, Kürtleri İslam dünyası nezdinde bir kez daha “günah keçisi” olarak sahneye sürmektir. Aynı anda Yahudi halkını da toptancı ve kolaycı bir düşmanlık diliyle suçlayarak, kirli emeller doğrultusunda Müslümanların iç dünyasında mahkûm edebilmektir. Bu, klasik bir Osmanlı oyununun otoriter siyaset refleksidir: İçeride ve bölgede tıkanan siyasetlerini, sembolik düşmanlar yaratarak ayakta tutmak.
Bu söylemin hedefi bugünden çok, aslında şekillenmekte olan yarındır.
Açıkça görülmektedir ki bu dil, Recep Tayyip Erdoğan sonrası döneme yönelik AK Parti, Kemalist ve milliyetçi kitleleri konsolide etmeye dönük bir konumlanmanın parçasıdır. Bay Fidan ve ekibi, bugünkü devlet gücüne yaslanarak yarının siyasal mirası için sert, kimlikçi ve kutuplaştırıcı bir hat örmektedir. Kürtler bu hatta “potansiyel bir tehdit”, Yahudiler ise din düşmanlığı açısından kolay hedef olarak seçilmektedir.
Bu yaklaşım çok tehlikeli ve örtük bir mesaj taşır:
Kürtlere ve Yahudilere, “Bugün susun, yarın hesabınızı görürüz.”
Oysa tarih defalarca göstermiştir ki, halkları birbirine düşürerek inşa edilen hiçbir siyaset, başta Ortadoğu olmak üzere hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. Bu tür siyasetler çöktüğünde geride derin toplumsal kırılmalar ve onarılması güç travmalar bırakır.
Şu gerçek, günümüz dünyasında artık göz ardı edilemez:
Kürtler, başkalarının iktidar hesaplarının sosyolojik bir malzemesi değildir.
Yahudi halkı da bölgesel siyasetlerin retorik kurbanı olmaktan çıkmıştır.
Başta Kürt ve Yahudi halkı olmak üzere, hiçbir halk bir diğerine karşı politik aparat olarak kullanılmayı kabul etmez. Halkların karşılıklı ortak çıkarları esas olacaktır.
Bugün kurulmak istenen bu dil, yarın sahibini de boğar.
Çünkü bu tür ilkesiz siyasetler halkları değil, yalnızca korkuları örgütler.
Ve korku üzerine kurulan her siyaset, er ya da geç tarihin çöplüğüne gider.


