Kürtler Barış İstiyor, Teslimiyet Değil
Azadî’den Rojava’ya: Bastırmanın Sosyolojisi, Barışın İmkânı
Bu metni, Kürt siyasal hafızasının yüz yıllık sürekliliği içinde ele almak gerekir. Aksi hâlde bugün yaşananlar, “anlık güvenlik refleksi” gibi sunulur; oysa hakikat, sosyolojik bir sürekliliktir.
Azadî’den Devralınan Miras
1920’lerin başında Azadî, yalnızca bir isyan örgütü değil; inkâr rejimine karşı kolektif onurun ilk modern ifadesiydi. Azadî’nin taşıdığı siyasal iddia—yerel irade, kültürel tanınma, adalet 1925’te Şeyh Said kıyamıyla ölüm darağacı ve Kürtlerin kanı akıtılarak bastırıldı. Bastırma, kısa vadede belki “asayiş” sağladı; amma uzun vadede ise inkârın kurumsallaşmasını doğurdu. Sosyolojik sonuç şuydu: Devlet, Kürtleri yurttaş olarak değil, sürekli terbiye edilmesi gereken bir güvenlik başlığı olarak kodladı.
Bu kodlama, 1930’lardan 1990’lara uzanan bir çizgide sürekli tekrarlandı. Her dalgada yöntemler değişti; fakat mantık hiç değişmedi.
Partiler Kapatıldı, Hafıza Kapatılamadı
Çok partili hayatta Kürtlerin siyasal temsili, HEP, DEP, HADEP ve HDPgibi kanallar üzerinden defalarca denendi. Siyasi Partileri kapatıldı, kadroları yargılandı; fakat toplumsal talep olabildiğince büyüdü ve ortadan kalkmadı. Çünkü sosyolojik talepler, bastırılmayla, yok etmeyle, yargı kararlarıyla değil, hakların tanınmasıyla söner ve sonuçlanır.
Bugün hâlâ, herhangi bir şiddet fiiline karışmamış siyasal düşüncelerinden dolayı insanların “örgüt üyeliği” suçlamasıyla içeride tutulması; buna karşılık yapılan yeni af düzenlemeleriyle adi suçların serbest bırakılması, adalet duygusunu yeniden aşındırıyor. Barış, bu çelişkiler üzerinden inşa edilemez. Kürtlerin siyasi temsilcisi olduğu söyleyen DEM heyeti bunu neden görmüyor. O masada neden hala figüranlık yapıyor Kürtler bunu bilmek istiyor.
AİHM Kararları ve Hukukun İnandırıcılığı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının özgür bırakılmaması, meselenin yalnızca hukuki değil, siyasal bir kilitlenme ve siyasi rehine olduğunu gösteriyor. “Mahkemeler değerlendiriyor” cümlesi, hukukun inandırıcılığını geri getirmiyor; tersine, toplumda çifte standart algısını Kürtlerin vicdanlarını kanatarak derinleştiriyor.
Rojavada:
Güvenlik Değil, Sosyolojik Kopuş
Rojava’da mahallelerin kuşatılması, sivil yaşam alanlarının askerî hedefe dönüştürülmesi bir barış projesi değildir. Sultan Murad Tugayları eliyle Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin tanklarla çevrilmesi; ne güvenlik üretir ne de çözüm getirir. Bu, operasyonlar Kürtlerin iradesini kırmaya dönük bir güç gösterisidir.
Türkiye’nin gözden kaçırdığı temel gerçek şudur:
Bu artık yalnızca “sınır ötesi” bir dosya değildir. Bu, operasyonlar 60 milyon Kürdün tarihsel hafızasında biriken inkâr deneyiminin yeniden tekrarlanması ve tetiklenmesidir. Bu tür bastırmalar her seferinde bölgeselleşir, derinleşir ve Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirir.
“Sahte Kardeşlik”ten Eşit Yurttaşlığa
Yüzyıldır tekrarlanan “etle tırnak gibiyiz” söylemi, anayasal güvence üretmediği sürece ikna edici değildir. Kürtlerin ihtiyacı:
• Hamaset değil, eşit hakların yazılı güvencesi
• Oyalama değil, onurlu barış
• İrade kırma değil, irade tanıma
Kürt siyasal hareketleri, defalarca çatışmayı büyütmemek için temkinli davrandı; müzakere zeminini korudu. Buna rağmen Rojava’ya savaş açmak, bölge gerçeklerini okuyamayan bir siyasal körlüğün ilanıdır.
Sonuç:
Barış Nasıl Olur?
Kürtler barış istiyor—evet.
Ama teslimiyet değil.
Barış;
iradeyi ezerek değil, tanıyarak olur.
Aksi hâlde tarih, bir kez daha inkârı tercih edenleri kaydeder.
Ve unutulmamalı: Kürtlerin bir kez daha hançerlenmesi, yalnız Kürtlere değil, Türkiye’nin iç barışına da ağır bedeller ödetir.
Gerçek barış, ancak hakikatle yüzleşerek mümkündür.


