Kuzey Kürdistan’da İradenin Kademe Kademe Tasfiyesi:
Kürtler Neden Susuyor, Neden Uyuyor?
Ortadoğu’da hiçbir siyasal süreç kendiliğinden gelişmez. Hele ki Kürdistan gibi tarihsel olarak parçalanmış, sürekli müdahaleye açık ve çok katmanlı bir coğrafyada, yaşanan her kırılma; bilinçli tercihlerin, stratejik yönlendirmelerin ve çoğu zaman da içsel zaafiyetlerin sonucudur.
Bugün Kuzey Kürdistan’da yaşanan tabloyu da bu çerçevede okumak gerekir. Mesele yalnızca bir liderin esir alınması veya söylem değişikliği ya da bir hareketin taktiksel yön arayışı değildir. Mesele çok daha derindir:
Halkın siyasal iradesinin, uzun bir zaman dilimi içinde, adım adım etkisizleştirilmesi ve bunun toplumsal düzeyde normalleştirilerek kabul görülmesi meselesidir.
I. SİYASİ DÜZLEM:
İrade Nasıl Tasfiye Edildi?
Bir halkın iradesi bir günde teslim alınmaz. Bu süreç, önce kavramların içinin boşaltılmasıyla bayarak uzun yıllar sonucunda adım adım evrildi.
“Bağımsızlık” söylemi yerini “demokratik moderniteye”,
“ulusal haklar” söylemi yerini “kültürel çözümlere”,
“siyasal özne olma iddiası” ise yerini “sisteme entegre olmaya ve kültür realist guruplar, Juderant yapılanmalar arayışına” bırakır.
Bu dönüşüm, teorik bir tartışma gibi sunulsa da, pratikte şu sonucu doğurur:
Halk, kendi kaderini tayin eden bir özne olmaktan özelikle alıştırılarak çıkar; başkalarının çizdiği sınırlar içinde var olmaya razı edilen bir kitleye topluluğa dönüşür.
Abdullah Öcalan üzerinden yürüyen bu paradigma değişimi, yalnızca bir fikir değişimi değildir; aynı zamanda siyasal alanın Kürdlerin ulusal haklarının talebinin daraltılmasıdır. Çünkü bir hareket, kendi nihai hedeflerini belirsizleştirdiği anda, tabanını da zaman içerisinde çeşitli yönelimler sonucunda belirsizliğe mahkûm eder.
Bugün gelinen noktada ortaya çıkan gerçeklik şudur:
Kürt siyasal alanı, kendi iç dinamikleriyle yön belirleyen bir yapı olmaktan çıkarılmış; yönlendirilen, reaksiyon veren ve çoğu zaman edilgenleşen bir zemine dönüştürülmüştür.
II. SOSYOLOJİK DÜZLEM:
Toplum Neden Tepki Vermiyor?
En kritik soru burada başlıyor:
Bu kadar açık bir dönüşüm yaşanırken toplum neden güçlü bir refleks göstermiyor veya gösteremiyor?
Çünkü mesele sadece siyaset değildir; mesele aynı zamanda Kuzey Kürdistanda sosyolojik bir çözülmenin başarılmasıdır.
1. Travmatik Hafıza ve Yorgunluk:
On yıllarca süren çatışma, göç, baskı ve kayıplar; toplumda derin bir yorgunluk oluşturdu. Bu yorgunluk, zamanla “ne olursa olsun yeter ki daha kötüsü olmasın” psikolojisine bilinçli olarak evrildi.
2. Lider Merkezli Bilinç:
Kürt siyasal geleneğinde birey değil lider belirleyicidir. Bu durum, eleştirel aklı zayıflatarak eşli yılda müritlik sistemi geliştirdi. Böylece liderin söylediği her söz, sorgulanamaz bir doğruya dönüştürüldü.
3. Bağımlı Siyasal Kültür:
Toplum, kendi alternatif siyasal aklını üretmek yerine, mevcut yapıya bağımlı kalmayı tercih eder bir duruma getirildi. Bu da eleştiriyi değil, mutlak itaati ve sadakati besler bir yapıya dönüştü.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şudur:
Toplum, iradesinin aşındırıldığını çok açık bir biçimde görmekteyim. Fakat buna karşı koyacak kolektif cesareti ve örgütlü aklı üretememenin aciz içerisindeyim. Bu çaresizliğime derman olur diye Kürd Milli platformuna dahil oldum. Onlar da söz söyleyebilmem için akademisyen diplomam olmaması sebebiyle kovuldum. Hemde Jitemci damgasıyla. İşte Kürdün kaderi böyle kardeşim.
III. ONTOLOJİK DÜZLEM:
Kürt Varlığı Ne ile Sınanıyor?
Meseleyi en derin haliyle anlamak için ontolojik düzleme bakmak gerekir.
Bir halkın ontolojisi; yani “varlık gerekçesi”, yalnızca fiziksel varlığıyla değil, kendi adına karar verebilme kapasitesiyle anlam kazanır.
Eğer bir halk:
* Kendi kaderine dair kararları başkalarının belirlediği bir zemine razı oluyorsa,
* Kendi siyasal hedeflerini sürekli erteleyen bir bilinçle hareket ediyorsa,
* Ve en önemlisi, bunu sorgulamıyorsa…
O zaman burada sadece siyasi bir gerileme yoktur;
varoluşsal bir aşınma vardır. Acaba Kürd varmıdır? Yoksa karlar Kard Kürd ettiğinden mi türemiştir söylemleriyle karşılaşmanın sonucu kaçınılmaz olur.
Bugün Kürtlerin karşı karşıya olduğu temel kriz tam da budur:
“Var olmak” ile “varmış gibi yaşamak” arasındaki ince çizgide sıkışmış kaderine razı mümafık bir halkın gerçeği…
SONUÇ:
Uyanmak mı, Kabullenmek mi?
Bu tabloyu sadece bir kişiye ya da bir yapıya indirgemek çok kolaycılıktır.
Çünkü gerçek şudur:
Hiçbir irade, onu teslim etmeye hazır bir zemin olmadan bir halk teslim alınamaz. Kürtlerin teslimiyeti tarihsel bir kabullenmenin sonucudur.
Bugün Kuzey Kürdistan’da yaşanan süreç, bir yönüyle siyasal bir stratejinin sonucuysa,
diğer yönüyle de toplumsal bir rızanın ve kabullenişin ürünüdür.
Artık sorulması gereken soru şudur:
Kürtler gerçekten uyuyor mu, yoksa gördükleri gerçeği kabullenmeyi mi tercih ediyorlar?
Çünkü uykudan uyanmak mümkündür.
Ama kabullenilmiş bir gerçeklikten çıkmak, çok daha uzun, zor ve çok daha sancılıdır.
Ve tarih bize şunu öğretir:
Bir halk, kendi iradesine sahip çıkmadığı her an, başkalarının yazdığı bir kaderi hep yaşamaya mahkûmdur. Bin yıllardır bu mahkûmiyet kabullenmiştir.
Saygıyla


