KUZEY KÜRDİSTAN’DAN ÇALINAN ELLİ YIL:
KEMAL BURKAY VE ABDULLAH ÖCALAN OLGUSU ÜZERİNE ÇOK KATMANLI SOSYOLOJİK BİR MUHASEBE
Bir halkın trajedisi yalnızca düşmanlarının gücünden kaynaklanmaz. Bazen bir halkın en büyük talihsizliği, kendi içinden çıkan ve o halkın tarihsel enerjisini yanlış yönlere sevk eden siyasal liderlikleridir.
Kuzey Kürdistan’ın son elli yılına dönüp baktığımızda, milyonlarca insanın emeği, fedakârlığı, gözyaşı ve gençliği üzerinde yükselen iki büyük siyasal olguyla karşılaşıyoruz: Kemal PSK - Kemal Burkay ve PKK - Abdullah Öcalan.
İdeolojik olarak birbirlerinden oldukça farklı görünseler de, tarihsel sonuçları bakımından her iki çizginin de Kürd halkının ulusal birikimine ağır bedeller ödettiği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.
Bu değerlendirme, özelde kişilere yönelik beslenen bir husumetten değil; kaybedilmiş yarım asrın, tüketilmiş insan sermayesinin ve heba edilmiş tarihsel fırsatların Kürd Milletinin yapması gereken bir muhasebesidir.
Bir Milletin Kaybettiği İnsan Sermayesi
Bir milletin en büyük zenginliği ne toprağıdır ne de yeraltı kaynaklarıdır.
Asıl zenginlik, insanıdır.
Kuzey Kürdistan son elli yılda on binlerce evladını çatışmalarda, cezaevlerinde, sürgünlerde ve zorunlu göç yollarında kaybetti.
Yüz binlerce genç eğitim hayatından koptu.
Yüz binlerce nitelikli insan ya hayatını kaybetti ya da potansiyelini gerçekleştiremeden tarih sahnesinden çekildi.
Bir doktor olabilecek genç gerillaya dönüştü.
Bir mühendis olabilecek genç cezaevine düştü.
Bir akademisyen olabilecek genç sürgüne gitti.
Bir girişimci olabilecek genç, hayatını göç yollarında yeniden kurmaya çalıştı.
Bir millet için bundan daha büyük bir ekonomik ve toplumsal kayıp düşünülemez.
Çünkü kaybedilen yalnızca insanlar değildir.
Kaybedilen; bilgi, beceri, üretim kapasitesi ve gelecek kuşakların gelişme potansiyelidir.
Göç Ettirilen Bir Millet
Son elli yılda milyonlarca Kürd, kendi coğrafyasından koparılarak Türkiye metropollerine ve Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
Bu göçler yalnızca demografik hareketler değildir.
Bunlar aynı zamanda toplumsal hafızanın parçalanmasıdır.
Bir milletin kendi coğrafyasındaki nüfus yoğunluğunu kaybetmesi, ekonomik sermayesini kaybetmesi, kültürel sürekliliğinin zayıflaması anlamına gelir.
Kuzey Kürdistan’ın birçok ili bugün nüfusunun önemli bir bölümünü dışarıya vermiş durumdadır.
İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Kocaeli, Sakarya ve Avrupa kentlerinde milyonlarca Kürd Kürdistanın dışında yaşamaktadır.
Bu durumun yarattığı sonuçlar son derece ağırdır:
* Kürdistan’da iç pazar daralmıştır.
* Sermaye birikimi oluşamamıştır.
* Sanayileşme gecikmiştir.
* Nitelikli insan gücü dışarıya akmıştır.
* Bölgenin ekonomik kalkınması kronik biçimde yavaşlamıştır.
Sosyolojide buna “beyin göçü” ve “demografik boşalma” denir.
Bir toplumun kendi coğrafyasında üretme kapasitesini kaybetmesi, uzun vadede siyasal gücünü de zayıflatır.
Kemal Burkay: Ulusal Enerjiyi Beklemeye ve Ertelemeye Mahkûm Eden Çizgi
Kemal Burkay uzun yıllar boyunca Kürd siyaseti içerisinde demokratik ve sosyalist bir çizginin temsilcisi olarak görüldü.
Ancak tarihsel sonuçlara baktığımızda şu soru kaçınılmazdır:
Bu çizgi, Kürd milletine hangi somut ulusal kazanımı üretti?
Gerçek şu ki, Burkay siyaseti çoğu zaman Kürd meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesine havale eden, ulusal talepleri sürekli geleceğe erteleyen bir anlayış olarak şekillendi.
Bu yaklaşımın en büyük handikabı şuydu:
Kürd halkını özne olmaktan çıkarıp başkalarının demokratik vicdanına teslim etmek.
Bu, sosyolojik olarak bağımlı bilinç üretimidir.
Bir halkın kendi gücüne değil, başkalarının değişimine umut bağlamasıdır.
Sonuç:
Bekleyen, talep eden ama belirleyici olamayan bir toplumsal psikoloji…
Abdullah Öcalan: Devrimci Enerjinin Paradigmalar İçinde Tüketilmesi
Abdullah Öcalan ise Kürd halkının muazzam bir öfkesini ve mücadele enerjisini örgütlemeyi başardı.
Bunu inkâr etmek mümkün değildir.
Ancak asıl soru şudur:
Bu büyük enerji hangi tarihsel sonuca yönlendirildi?
Bağımsız Kürdistan…
Demokratik Cumhuriyet…
Demokratik Konfederalizm…
Demokratik Modernite…
Demokratik Entegrasyon…
Şimdi Komün Yaşam…
Her paradigma değişikliğiyle birlikte bir önceki hedef terk edildi, mücadele yeniden tanımlandı ve toplum yeni bir ideolojik uyum sürecine zorlandı.
Sosyolojide buna:
Bilinçli bir şekilde kolektif hedef kaydırması denir.
Bir milletin enerjisinin sürekli değişen hedefler içerisinde tüketilmesi…
Ve sonunda toplumun ne için mücadele ettiğini dahi sorgulamaya başlaması…
Bugün yarım asırlık mücadelenin sonunda ulaşılan siyasal çerçevenin başlangıçtaki hedeflerden çok daha dar bir perspektife işaret etmesi, ciddi ve tarihsel bir çelişkidir.
Ekonomik Kayıp: Hesaplanamayan Bir Yıkım
Son elli yılda kaybedilen ekonomik değerlerin tam bir hesabını yapmak neredeyse Kürd milleti açısından imkânsızdır.
Ancak şu sorular bile tablonun büyüklüğünü göstermektedir:
* Eğer milyonlarca insan göç etmek zorunda kalmasaydı bugün Kürdistan’ın nüfusu ne olurdu?
* Eğer bölgeye yapılan yatırımlar savaş ve güvenlik politikaları nedeniyle kesintiye uğramasaydı ekonomik gelişmişlik düzeyi ne olurdu?
* Eğer nitelikli insan gücü bölgede kalabilseydi bugün kaç üniversite, kaç fabrika, kaç uluslararası şirket ortaya çıkabilirdi?
Kayıp yalnızca para değildir.
Kayıp; üretilemeyen değerlerdir.
Kurulamayan şehirlerdir.
Açılamayan fabrikalardır.
Gerçekleşmeyen yatırımlardır.
Ve yaşanamayan bir refah düzeyidir.
Asıl Kayıp: Çalınan Ulusal Zaman
Bir milletin yalnızca insanları öldürülmez.
Bir milletin zamanı da çalınabilir.
Bir milletin gelecek tasavvuru da çalınabilir.
Bir milletin umutları ve tarihsel fırsatları da tüketilebilir.
Kuzey Kürdistan’ın son elli yılında yaşanan en büyük trajedi budur.
Yüz binlerce insan kaybedildi.
Milyonlarca insan göç etti veya ettirildi.
Büyük bir ekonomik potansiyel heba edildi.
Nesiller kendi ülkelerinden, coğrafyalarından koptu.
Ulusal hedefler defalarca yeniden tanımlandı.
Ve yarım asır sonra hâlâ en temel ulusal haklar yeniden tartışılır hâle geldi.
Sonuç: Yeni Bir Ulusal Muhasebe Zorunluluğu
Bugün mesele kişileri kutsamak veya şeytanlaştırmak değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir millet neden sürekli aynı döngülere sürükleniyor?
Kürdistan da neden liderler değişiyor olsada sonuç değişmiyor?
Neden elli yıl sonra hâlâ en temel ulusal haklar yeniden tartışılıyor?
Bu sorularla yüzleşmeden yeni bir siyasal ufuk inşa etmek mümkün değildir.
Çünkü milletler yalnızca düşmanlarıyla değil, kendi tarihsel yanlışlarıyla da hesaplaştıkları zaman geleceklerini yeniden kurabilirler.
Ve belki de Kuzey Kürdistan’ın önündeki en büyük görev de budur:
Kaybedilmiş elli yılın muhasebesini cesaretle yapmak ve bir daha hiçbir kişinin, hiçbir ideolojinin ve hiçbir paradigmanın Kürd halkının geleceğini tek başına belirlemesine asla izin vermeyecek demokratik, çoğulcu ve kolektif bir ulusal akıl inşa etmektir.
Maaruf Ataoğlu
23. Haziran 2026


