Bir yolculuğun uzunluğu, halkın özgürlüğüne olan mesafeyi tek başına göstermez.
Tuzluçayır’dan başlayan bir siyasi yolculuğun Suriye, Bekaa, Rusya, Yunanistan, İtalya, Kenya ve yıllar sonra yeniden Ankara’yla kurulacak bir ilişki üzerinden tarif edilmesi, insanı Macellan benzetmesi üzerine düşündürüyor: Bir noktadan yola çıkmak, büyük bir daire çizmek ve sonunda başlangıç noktasına geri dönmek.
Burada “Ankara’ya dönüş” derken yalnızca coğrafi bir dönüşten bahsetmiyorum. İddia edildiği üzere, Kürd meselesini kontrol altında tutmak amacıyla Tuzluçayır’da başlatılan bir siyasi yolculuğun, çözümü yeniden devletin merkeziyle kurulan ilişkide aramasından söz ediyorum. Pervin Buldan’ın açıklamasında kültürel haklara bile gerek olmadığı yönünde dile getirilen yaklaşımı da bu çerçevede değerlendiriyorum.
Bu açıklamayı ve oluşturulan fiilî durumu, şimdilik tek başına başarının veya başarısızlığın kanıtı olarak görmüyorum. Takdiri siz okuyuculara bırakıyorum. Fakat önümüzde ciddi bir muhasebe sorusu olduğu ortada:
Döndüğümüz yerde ne değişti? Biz ne kazandık? Halkımızın geleceği hangi güvencelere kavuştu?
Bir yolculuğun anlamını yalnızca gidilen mesafe belirlemez. İnsan aynı yere bilgiyle, kazanımlarla ve güçlenerek de dönebilir; yorgunlukla, kayıplarla ve daralmış beklentilerle de. Siyasi bir hareketin dönüşünü değerlendirmek için başlangıçtaki taleplerle varılan noktadaki hakları yan yana koymak gerekir. Ancak bu dönüş, inancını yitirmiş, hiçbir hak talep etmeyen bir tükenişin gönüllü olarak kabulüne dönüşüyorsa, Kürd halkı tarafından mutlaka sorgulanmalıdır.
Abdullah Öcalan’ın siyasi yolculuğuna ilişkin tartışmayı da bu zeminde yürütmek gerektiğine inanıyorum. Bir kişinin niyetini okumaktan çok, savunulan siyasetin halkın hayatında neye karşılık geldiğini konuşmalıyız. Çünkü bir milletin geleceği, hiçbirimizin sevgisinden, öfkesinden veya kişisel bağlılığından daha küçük değildir.
Öcalan’a bağlılık duyan insanların duygularını küçümsemek, yaşadıkları acıları yok saymak da elbette doğru değildir. Birçok insan için bu bağlılığın içinde kaybettiği yakınları, gençliği, hapishane yılları ve özlemini duyduğu özgür, birleşik ve bağımsız bir Kürdistan arayışı vardır. Böyle bir hafızaya yukarıdan bakarak, onu taşıyan insanları yok sayarak konuşulamaz. Fakat aynı sebeple, o hafızanın taşıdığı soruların başkaları tarafından dile getirilmesi de engellenemez ve engellenmemelidir.
İnsanın inandığı bir siyasete soru sorması, ne o siyasete düşmanlık yaptığı ne de kendi geçmişini inkâr ettiği anlamına gelir. Geçmişteki fedakârlığın gelecekte hangi haklara dönüşeceğini bilmek, aslında o fedakârlığa duyulan samimiyetin ve saygının bir gereğidir.
On binlerce insan gibi ben de işkence gördüm, hapis yattım, birkaç kez ölüm operasyonlarına maruz kaldım, kurşunlandım ve on yılı aşkın süredir zorunlu nedenlerle sürgünde yaşıyorum. Lütfen yanlış anlaşılmasın; bunları kimsenin karşısına bir üstünlük belgesi olarak koymuyorum. Acılarımızın büyüklüğü veya küçüklüğü, bize birbirimize üstünlük sağlama ya da birbirimizi susturma yetkisi vermez. Yaşadıklarımız, aynı acıların yeniden yaşanmaması için bizlere daha açık düşünme, birbirimizi dinleme ve anlama sorumluluğu yükler.
Bu nedenle ölçümüz, kimin daha çok bedel ödediğiyle sınırlı kalamaz. Asıl muhasebe, ödenen bedelin hangi haklara, hangi kurumlara ve hangi güvencelere dönüştüğü üzerinedir.
Silahların susmasını istemek insani ve vicdani bir sorumluluktur. Halkımızın bir tek evladının daha hayatını kaybetmemesi için gösterilecek her samimi çabayı hem önemser hem de canıgönülden desteklerim. Ancak çatışmanın sona ermesiyle siyasi meselenin çözülmesi arasında bir boşluk bulunmaktadır. Kürd halkının hakları hâlâ açıkça tanımlanmamış ve belirsizlik orta yerde duruyorken şu soruyu sormak gerekir: Bu savaş niye verildi?
Bir çocuk kendi ana dilinde eğitim görebilecek mi? Hayır.
Kürd kimliği anayasal düzeyde açık ve eşit biçimde tanınacak mı? Hayır.
Halkın seçtiği temsilcilerin iradesi korunacak mı? Hayır.
Kürdler kendi geleceklerine ilişkin kararlarda yetki sahibi olacak mı? Hayır.
Verilen sözlerin hukuki güvencesi olacak mı? Hayır.
Bu soruları sorarak cevap aramak, kesinlikle barışın önüne engel koymak değildir. Aslında barışın içini doldurmaktır.
Devletle görüşmek, müzakere etmek ve değişen şartlarda yeni yollar aramak, siyasetin ve siyasetçinin görevleri arasındadır. Hiçbir hareket, başladığı günün bütün yöntemlerine sonsuza kadar bağlı kalmaya zorlanamaz. Elbette gelişen koşullara göre strateji değiştirebilir. Fakat bu değişim sırasında, özgürlük ve var olma mücadelesi veren bir halkın hakları yok hükmünde sayılamaz. Değişimin gerekçesi, amacı ve sınırları ile oluşturulmak istenen yeni “paradigma”, topluma mutlaka açık ve şeffaf bir şekilde anlatılmalıdır.
Bir talep erteleniyorsa, neden ertelendiğini halk olarak bilmek isteriz.
Bir hedeften vazgeçiliyorsa, yerine neyin konulduğunu millet olarak bilmek ve görmek isteriz.
Bir uzlaşma öneriliyorsa, tarafların hangi sorumlulukları üstlendiğini anlamak isteriz.
“Şartlar değişti” cümlesi açıklamanın başlangıcı olabilir; ama tamamı olamaz…
Burada soruların muhatabı yalnızca bir lider değildir. Kürd siyaseti adına konuşan herkes aynı muhasebeye açık olmalıdır. Benim desteklediğim kişi için başka, eleştirdiğim kişi için başka ölçü kullanırsam, halkın hakkını değil, kendi yakınlığımı savunmuş olurum.
Bir siyasi hareketin düşünme gücü, eleştiri karşısında verdiği cevaplarda görülür. Soruyu soranın kimliğini tartışmak yerine sorunun kendisini cevaplayabildiğimiz ölçüde ortak bir gelecek kurabiliriz. İnsanların konuşurken geçmişlerini, dostlarını veya aidiyetlerini kaybetmekten korkmadığı bir siyasi kültüre ihtiyacımız var.
Macellan benzetmesinin düşündürücü tarafı da işte burada ortaya çıkıyor. Tam bir daire çizmiş olmak, tek başına ilerlediğimizi göstermez. İlerlemeyi ancak halkımızın kazandığı haklarla ve günlük yaşamında açılan imkânlarla ölçebiliriz.
Ankara’yla kurulacak yeni bir ilişki Kürd halkına tanınmış haklar, korunmuş bir irade ve güvence altına alınmış bir gelecek getirecekse, bunun değerini teslim etmek gerekir. Fakat halktan sürekli anlayış, sabır ve fedakârlık istenirken karşılığında yalnızca belirsiz vaatler sunuluyorsa, millet olarak muhasebe hakkımızı behemehâl kullanmak zorundayız.
İddia edildiği gibi, Tuzluçayır’da başlayan ve sonunda planlı bir şekilde Ankara’ya uzanan daire kapanabilir. Fakat Kürd halkının hak arayışı, bir siyasi yolculuğun başladığı yere dönmesiyle asla tamamlanmış olmaz.
Soruyu birlikte soralım:
Bunca yolun sonunda Ankara’ya yaklaşırken, kendi özgürlüğümüze de yaklaşıyor muyuz?
Maaruf Ataoğlu
8 Ekim 2026


