MEDİNE SÖZLEŞMESİ 2
Medine Sözleşmesi Üzerinden Kurulan Yeni Bir Siyasi Dil Üzerine
Okurlarım hatırlayacaklardır. Geçtiğimiz günlerde bu konuda bir yazı paylaşmıştım.
Son dönemde Orta Doğu’nun kronik sorunlarına çözüm olarak “Medine Sözleşmesi”ne referans veren yaklaşımlar yeniden dolaşıma sokulmaktadır. Bu göndermeler ilk bakışta kapsayıcı, barışçıl ve çoğulcu bir tarihsel mirasa yaslanıyor gibi görünse de, meselenin derinine inildiğinde bu referansların bugünün toplumsal ve siyasal gerçekliğiyle örtüşmediği açıkça görülmektedir.
Öncelikle Medine Sözleşmesi, tarihsel olarak geçici, konjonktürel ve koruyucu bir hukuk metnidir. Taraflar arasındaki güç dengelerini düzenlemek üzere yapılmış, kısa ömürlü olmuş ve çok geçmeden fiilen hükümsüz hale gelmiştir. Bu durum, yalnızca yorum farkı değil; siyer, tarih ve İslam hukuk literatüründe açıkça kayıtlı bir olgudur. Dolayısıyla bu sözleşmeyi, çağdaş halkların kalıcı siyasal ve kolektif hak taleplerine doğrudan referans göstermek, tarihsel bağlamı zorlamaktır.
İkinci olarak, Medine Sözleşmesi bir ümmet sözleşmesidir. Bireysel ya da kolektif etnik kimlikleri değil, inanç temelli bir aidiyeti esas alır. Bu yönüyle, Kürtlerin —ve özel olarak Kürdistan halkının— tarihsel, kültürel ve siyasal haklarını garanti altına alan bir toplumsal sözleşme modeli sunmamaktadır. Bugün halkların kendi kaderini tayin hakkı, eşit yurttaşlık ve kolektif siyasal statü talepleri; ümmet hukuku üzerinden değil, modern toplumsal sözleşmeler üzerinden tartışılmaktadır.
Kadın meselesi ise daha da belirleyici bir ayrım noktasıdır. İslam’ın tarihsel pratiğinde —bugün yaşanan ve bilinen haliyle— kadın özgürlüğünü merkeze alan bir toplumsal düzenin varlığından söz etmek mümkün değildir. Kadını esas alan, onu siyasal, hukuki ve toplumsal özne olarak kuran modern özgürlük anlayışı; teolojik değil, tarihsel ve seküler mücadelelerin ürünüdür. Bu gerçeklik görmezden gelinerek yapılan her “özgürlük” vurgusu, iyi niyetli olsa dahi ikna edici olmaktan uzaktır.
Ayrıca İslam, teorik ve pratik olarak tabandan örgütlenen kolektif bir toplumsal model değildir. Temel referansı vahiydir ve toplum, ilahi buyruklar etrafında şekillenen bir ümmet anlayışıyla tanımlanır. Şûra kavramının modern anlamda demokratik karar alma süreçleriyle özdeşleştirilmesi ise tarihsel ve kavramsal bir genişletmeden ibarettir.
Bu nedenlerle Medine Sözleşmesi; hak, hukuk ve birlikte yaşama deneyimi açısından tarihsel bir değer taşısa da, Kürtler ve Kürdistan için bağlayıcı bir barış anlaşması, güncel bir siyasal çözüm modeli ya da kalıcı bir özgürlük perspektifi sunmamaktadır. Bugünün sorunları, dünün geçici sözleşmeleriyle değil; halkların somut tarihsel deneyimleri, siyasal iradeleri ve eşitlik temelinde kuracakları yeni toplumsal mutabakatlarla çözülebilir.
Barış, ancak romantize edilmiş tarihsel metaforlarla değil; gerçek güç ilişkileri, hak talepleri ve toplumsal gerçeklikler dikkate alınarak inşa edildiğinde anlamlı ve kalıcı olabilir.


