Medine Vesikası Üzerinden Demokratik İslam Söylemine Bir İtiraz.
Orijinal tek bir “resmî nüsha” günümüze ulaşmadığı için görseller, klasik siyer kaynaklarındaki Arapça metinlerin yazma eser estetiğiyle sunulmuş hâlidir.
Medine Vesikası’na atfedilen “çoğulcu, eşitlikçi ve baskısız bir arada yaşam” iddiası, bugün tekrar tekrar dolaşıma sokulan ama tarihsel bağlamından sistemli biçimde koparılan bir siyasal mit haline gelmiştir.
Bu metni, modern anlamda bir “demokratik toplum sözleşmesi” gibi sunmak; tarihe değil, yalnızca bugünün ideolojik ihtiyacına hizmet eder.
Medine Vesikası bir eşit yurttaşlık belgesi değildir.
Bir haklar bildirgesi hiç değildir.
O, iktidarın henüz kurumsallaşmadığı bir dönemde, merkezi otoriteyi tesis etmek üzere hazırlanmış geçici hukuku belirleyen bir düzenleme metnidir.
Vesika’da “ümmet”, siyasal bir birlik olarak tanımlanır; bu birliğin nihai hakemi ise peygamberlik makamıdır. Yani söz konusu olan, yatay bir sözleşme değil; dikey bir itaat ilişkisidir. Şûra dediğiniz mekanizma, bugünün kolektif aklına değil; vahiy merkezli bir nihai karar merciine tabidir. Bu, demokrasi değil; teolojik bir hiyerarşidir.
Daha da önemlisi:
Medine Vesikası’nın yürürlükte kaldığı süre, kısa ve istisnai bir durumdur. Ardından gelen süreçte, farklı inanç topluluklarıyla ilişkiler ya savaşla ya sürgünle ya da tasfiyeyle sonuçlanmıştır.
Tarih burada nettir; romantik değildir.
Dolayısıyla Medine Vesikası’nı, Orta Doğu’nun bugünkü “kanayan yaralarına” şifa olarak Kürtlere sunmak, tarihten çözüm üretmek değil; tarihi belgeyi araçsallaştırmaktır.
Bu yaklaşım, Kürt toplumunun yaşadığı modern siyasal sorunları; feodal veya dini referanslarla maskeleme riskini taşımaktadır.
“Demokratik İslam” dediğiniz kavram, eğer gerçekten özgürlükçü olacaksa,
– kutsallığın siyasetten çekilmesini,
– iktidarın ilahi referanslardan arındırılmasını,
– bireyin haklarının cemaatin önüne geçmesini
kabul etmek zorunludur.
Aksi halde yapılan şey şudur:
Devlet İslam’ını eleştirirken, onun yerine ideolojik bir cemaat İslam’ı ikame etmektir.
Bu da özgürlük değil; yalnızca iktidarın farklı yöntemler ile el değiştirmesidir.
Kürtlerin ihtiyacı;
– metafizik meşruiyetler,
– kutsal sözleşmeler,
– peygamberler çağından ödünç alınmış siyasal alegoriler değildir.
Kürtlerin ihtiyacı;
akla dayalı, dünyevi, denetlenebilir, seküler ve hesap verebilir bir siyasal düzen ve devlet olma tahayyülüdür.
Medine Vesikası, kendi çağında bir taktik hukuk metnidir.
Onu çağlar üstü bir demokratik reçete olarak günümüzde Kürtlere sunmak ise,
bugünün siyasal tıkanmışlığını, dünün kutsallığıyla örtme çabasıdır.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
Orta Doğu’da Kürtlerin yaralarını kutsal metinlerin yorumu değil,
iktidarın sınırlandırılması, bireyin özgürleşmesi ve toplumun sekülerleşmesi ile iyileştirilir.


