Merkezi Otorite Masalı ve Kürt Gereği
Devlet dili bazen gerçeği gizlemek için değil, onu tersyüz etmek için kurulur.
Milli Savunma Bakanlığı’nın SDG’ye dair kullandığı bu cümleler de tam olarak bunu yapmaktadır:
Kürtlerin tarihsel hafızasını, siyasal deneyimini ve yaşadığı yapısal travmaları bir “güvenlik notu”na indirgemek.
“Adem-i merkeziyetçilik” ve “federalizm” taleplerini bir suç, bir sapma, bir ihanet gibi sunmak; aslında Ortadoğu’da merkeziyetçiliğin nelere yol açtığını inkâr etme çabasıdır.
Suriye’yi bugün harabeye çeviren şey adem-i merkeziyetçilik değil; tekçi, inkârcı, zor aygıtına dayalı merkezî iktidar fetişizmidir.
Kürtler, SDG şahsında ne istiyor?
Devlet yıkmak mı?
Sınırları mı değiştirmek?
Yoksa yüz yıldır başlarına gelen felaketlerden sonra, kendi yaşadıkları coğrafyada söz sahibi olmayı mı?
Bu soruya dürüst cevap verilmeden kurulan her cümle, devlet diliyle yazılmış bir tarih kaçakçılığıdır.
“Merkezi otoriteye teslim olmak üzere entegre olmuyorlar” deniyor.
Burada durup sormak gerekir:
Kürtler hangi merkezi otoriteye ne zaman güvenerek teslim oldular da hayatta kaldılar?
Bağdat’ta teslim oldular, Enfal yaşandı.
Şam’da teslim oldular, kimlikleri yok sayıldı.
Ankara’da teslim oldular, dilleri yasaklandı.
Tahran’da teslim oldular, mezhepleri ve kimlikleri ezildi.
Ortadoğu’da Kürtlerin hafızası, “merkezi otorite” kelimesini duyduğunda mezar taşlarını hatırlar.
Türkiye’nin “Suriye’nin birlik ve bütünlüğü” adına pozisyon alacağını ilan etmesi ise ayrı bir çelişkidir.
Çünkü Suriye’nin birliğini bugüne kadar en çok bozanlar; halklarını eşit yurttaş olarak görmeyen, farklılıkları tehdit sayan merkezi devlet akıllarıdır.
Birliğin yolu tanktan, operasyondan, bastırmadan geçmez.
Birlik, rızayla olur.
Adaletle olur.
Yerel iradeye saygıyla olur.
Federalizm ve adem-i merkeziyetçilik, Batı’da bir “medeniyet kazanımı” iken; konu Kürtlere gelince neden bir “bölücülük refleksi”ne dönüşüyor?
Bu çifte standart, güvenlik değil sömürgeci bir zihniyetin kalıntısıdır.
SDG’yi hedef alan bu dil, aslında yalnızca SDG’yi değil;
Kürtlerin siyasal aklını, yerel yönetim hakkını ve tarihsel deneyimlerinden çıkardığı dersleri hedef almaktadır.
Ama artık Kürtler şunu biliyor:
Merkezi otoritenin kutsandığı her yerde, halklar küçülür;
Yerelin güçlendiği her yerde, birlikte yaşama ihtimali artar.
Devletler hâlâ 20. yüzyılın korkularıyla konuşuyor olabilir.
Ama Kürtler, bedelini canlarıyla ödedikleri bir yüzyılın ardından aynı teslimiyet hikâyesini bir kez daha yazmayacak kadar tecrübelidir.
Bu bir meydan okuma değil.
Bu, tarihin defalarca doğruladığı acı bir sosyolojik gerçektir.

